• 12.08.2020 00:00
  • (1692)

 İstanbul Sözleşmesi’nin ‘ne’ olduğunu herhalde tekrar izah etmeye hacet yoktur. Sözleşme’nin tam adını vermek, izaha yetiyor: “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi.”

Karşı çıkanlar, yine tekrara hacet yok, İstanbul Sözleşmesi’nin aileyi tehdit ettiğini söylüyorlar. Millet kale, aile iç kaledir onların nazarında. Aile reisi olan erkeğin hükümranlığı altındadır, iç işlerine karışılmaz. İçeride “sıkıntı” olursa, aile içinde çözülür. Hin-i hacette, boğarak, bıçakla, tabanca, av tüfeği, baltayla…

“Örf ve geleneklerimiz, ahlâk ve aile yapımıza” aykırı, “bünyemize” ters, yabancı bir düzenleme olarak damgalıyorlar İstanbul Sözleşmesi’ni. “İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılsın” kampanyasına katılan neşriyatta tekrarlanan ifadelerle: “Yabancı ifsad sözleşmesi,” “millî güvenliğimize yönelik dış kaynaklı sabotaj,” “aile yapımızı ifsat ederek yıkmaya yönelik bir truva atı.” Birisi, hiçbir konuda anlaşamayan siyasî partilerin, yalnız “dış kaynaklı İstanbul Sözleşmesi’nde uzlaşmasını ‘düşündürücü’” buluyor. Bir başkası, anlaşmanın Resmî Gazete’de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde yayımlanmasını “manidar” bulmuş, zira “o gün de zaten dış kaynaklı,” diyor.

Evrensel’e bile varamadan, “uluslararası” deyince, “dünya” deyince, milliyetçi-muhafazakâr zihin onu “dış” sayıyor. Dışımızda şeyler. Biz’den gayrı bir küre.

“Aile”yi kozasına kapatmak, dünyadan yalıtmak istemeyle aynı.

Kadına yönelik şiddete karşı bağlayıcılık niteliği taşıyan ilk uluslararası sözleşme olan bu metnin İstanbul Sözleşmesi adını taşımasının da, İstanbul’da imzaya açılmış olmasından kaynaklanan bir kötü tesadüf söyleyerek ‘bizle özel bir alâkası yok’ imâsında bulunuyorlar zaman zaman.

Evet, sözleşme İstanbul’da imzaya açıldığı için bu adı taşıyor. Bununla beraber, İstanbul’un, dolayısıyla Türkiye’nin, “Bu Ülke”nin, pekâlâ özel bir alâkası da var sözleşmeyle.

Evvela, Opuz Davası’nın teşvik edici etkisi bakımından… 2009 yılında, İstanbul Sözleşmesi’nin imzalanmasından iki yıl kadar önce Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) sonuçlanan bir dava bu. Türkiye devletini, yedi yıl boyunca savcılığa şikâyette bulunup durmasına rağmen aile içi şiddetten koruyamadığı Nahide Opuz’a tazminat ödemeye mahkûm eden bir karar çıkmış. Mahkeme tarihinde ilk defa bir devlet aleyhine bu gerekçeyle verilmiş bir karar. Bu karar, Türkiye’nin ‘resmî makamlarını,’ bu sözleşmeyi ilk imzalayan hatta o aralar bu konudaki öncülüğüyle övünen devlet olmaya iten bir saik oldu.

AİHM’deki dava, gökten düşmemişti elbette, Türkiye’deki kadın hareketinin şiddete karşı mücadelesi içinde açılan, kovalanan bir davaydı. Sadece bu dava değil, İstanbul Sözleşmesi’yle bir sonuca, bir güvenceye bağlanan meselenin Türkiye’nin meselesi haline gelmesinde, Türkiye’deki kadın hareketinin payı görmezden gelinemez. KADER’in (Kadın Adayları Destekleme Derneği) eski başkanı Çiğdem Aydın da, Sözleşme için kadın örgütlerinin verdiği emeği hatırlatmış, “Bize ait bir şey!” diye vurgulamış: “Bize ait bir şey olduğu için adı İstanbul Sözleşmesi. Bunu BM’den ya da AB’den almadık. Bizzat Türkiye kendi verileri ile ve kadın örgütlerinin alandan gelen bilgileri ile hazırlandı. Dışarıdan gelen bir sözleşme değil.[1]

2015 Mayıs’ında imzacı devletlerin sözleşmeye uyma performanslarını denetleyen GREVIO’nun (Kadınlara Karşı Şiddet ve Ev İçi Şiddete Karşı Uzman Eylem Grubu)  ilk başkanlığına da Türkiye’den birisinin, Feride Acar’ın seçilmesini, İstanbul Sözleşmesi’nde ‘buranın’ payına, ağırlığına bir işaret sayabilirsiniz.

Kadına şiddet, çok defa da aile içinden, çok defa da kocasından sadır olan şiddet, -sebeplerine saiklerine girmeyelim-, ortaya çıkardığı gaddarlıkla, kıyıcılıkla, yaygınlığıyla, sistematikliğiyle, “kurumların” onu önlemeye karşı sımsıkı direnciyle, özel bir suç, özel bir canilik. Kadını, özel surette önlemler alınmadıkça fahişeliğin kıyısında gören zihniyetten yakıt alıyor; Sözleşme tartışması vesilesiyle püsküren hakaretlerden de gördük. Yani bu belâ, özel olarak cebelleşmeyi gerektiriyor. İstanbul Sözleşmesi, bu yolda bir araç, bir imkân. Epeyce savsaklanmasına rağmen, bir imkân. İlknur Üstün’ün dünyayla birlikte nefes alan deyişiyle, “sınır ötesi kadın dayanışmasının bir eseri, dünya kadınlarının şiddeti durdurmada ortak sözü…”

***

İstanbul Sözleşmesi kadar meşhur olmayan bir İstanbul Protokolü var.

İstanbul Protokolü, bir işkence iddiası söz konusu olduğunda izlenmesi gereken hukukî ve tıbbî prosedürleri belirleyen bir protokoldür. Bu konuda, hukukçular, hekimler, insan hakları savunucuları, işkence mağdurları için rehber işlevi görmek üzere Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiş ilk ve tek kılavuz niteliği taşıyor.

İstanbul Protokolü’nün adındaki İstanbul’un özgül ağırlığı, İstanbul Sözleşmesi’nden biraz daha fazla. Kılavuzun oluşum hikâyesi, Türkiye’den başlıyor. 1996 Mart’ında Türk Tabipleri Birliği (TTB) tarafından Adana’da düzenlenen “İnsan Hakları ve Tıp Mesleği” toplantısı sonrasında oluşturulan bir çalışma grubuna kadar uzanıyor hikâye. Çalışma grubu, ölülerde işkence izlerini saptamaya dönük Minnesota Otopsi Protokolü’nden ilham alarak, “canlı” bedenlerde  işkence izlerinin saptanması için bir muayene protokolü hazırlanması için kolları sıvamıştı. Uluslararası insan hakları ve hekim örgütlerinden hekim, hukukçu ve başka uzmanların da katılımıyla yapılan yoğun çalışmalar neticesinde, 1998 Haziran’ında TTB, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve Adli Tıp Uzmanları Derneği’nin işbirliğiyle olgun bir taslak ortaya çıkarıldı. On beş ülkeden 40 örgüte mensup 75 uzmanın katkısıyla daha geliştirilen taslak, 5-7 Mart 1999’da İstanbul’da yapılan uluslararası bir toplantıda “İstanbul Protokolü” adıyla son şekline kavuşturuldu. O yılın sonuna doğru İstanbul Protokolü Birleşmiş Milletler’e resmen sunuldu, 20 Nisan 2000’de de BM İnsan Hakları Komisyonu üyesi 52 devlet tarafından aynen onaylandı.[2] İstanbul Protokolü’nün resmen Birleşmiş Milletler Belgesi haline gelmesinin 20. yılındayız.

İşkence, korkunç bir şey. İnsanlığın, bu kıyıcılığın, bu gaddarlığın, bu zulmün izini sürmek için, onu kayda geçirmek için, dünyaya göstermek için, hesabını sormak için olanca hukuk, teknoloji ve tıp bilgisini hasretmek zorunda kalması, aslında trajik bir şey. Uzmanlık, titizlik, dikkat, sabır, sebat ve muazzam tahammül gerektiren bu trajik çabanın altına girenler, insaniyet kahramanlarıdır. İstanbul Protokolü, kahramanca bir insaniyet emeğinin belgesi.

***

İstanbul Sözleşmesi, İstanbul Protokolü. İstanbul’un, yani Türkiye’nin, mızıkalı söyleşişiyle “Bu Ülke”nin, “bu topraklar”ın adını taşıyan iki uluslararası belge. (Adını Türkiye’den alan başka uluslararası belge var mı bilmiyorum.) İkisi de insan hakları ihlâlleriyle, insan onurunun çiğnenmesiyle, zulümle ilgili. Bunları önleme çabasıyla ilgili. Her ikisinde de, şu veya bu oranda, Türkiye’den hak savunucularının müstesna bir katkısı var.

Bu belgelerdeki “İstanbul” adı, bu memleketin, Türkiye’nin, insan hakları ihlâlleriyle, insan onurunun çiğnenmesiyle, zulmüyle ünlü bir diyar olmasını mı temsil eder? Utanılacak bir şey. Yoksa o “İstanbul” adı, insan hakları ihlâllerine, insanın ezilmesine, zulme boğun eğmeyen, kadına yönelik şiddete rıza göstermeyen, bunlara karşı sadece öfkeyle değil kahramanca bir sebatla mücadele edenlerin diyarını… dahası, bu mücadelede bütün dünya ve insanlık için yol yordam bilgisi geliştirenlerin diyarını mı haber verir? Gurur verecek bir şey.

İstanbul Sözleşmesi’nden “çıkmak” istemek, utancı yurt edinmektir.


[1] Bu safahat için bkz.: https://teyit.org/istanbul-sozlesmesi-hakkindaki-efsaneler-ve-gercekler/

[2] İstanbul Protokolü‘nün safahatını şuradan okuyabilirsiniz: https://www.ttb.org.tr/eweb/istanbul_prot/g6.html