• 24.04.2020 00:00
  • (2064)

 Salgın gündeminden izin isteyip, başka bir şeyden bahsedeceğim, Köy Enstitüleri’nden. Cuma günü, 17 Nisan, resmî kuruluşlarının 80. yıldönümüydü, o vesileyle.[1] Eh, 23 Nisan’la da bir rabıta kurabilirsiniz.

Köy Enstitüleri, seksen yıldır bitmeyen bir gündem konusuydu aslında. Bir zamandır tavsadığı söylenebilir. Belki öyle olması, başka açılardan bakmaya, daha serin bakmaya fırsat verir.

***

Köy Enstitüleri konusu, her şeyden önce, anti-komünizmin kurucu tecrübelerinden ve kurucu mitlerinden biri olarak işlev gördü. Israrla tekrarlamak lâzım; anti-komünizm dediğiniz şeyin derdi sadece somut olarak “komünizm”le değildir, tam tekmil “modernliğin endişeleri” duyurur kendini orada, “aşırı” bulunan her nevi serbestî ile ilgili endişeler, kozmopolitlikle ilgili, tanıdığımız-bildiğimiz-“kendimize has” saydığımızdan başka olan her şeyle ilgili endişeler kendini duyurur. Köy Enstitüleri’ne karşı kapılınan feveranda, anti-komünizmin bu koyu dar kafalılığını en boz haliyle görürüz. Bir yapı ve söylem olarak komünizm-sonrasına da devreden ve halen mükemmel iş gören modern anti-komünizm cihazının ilk kurulumu, Enstitüler’e karşı karalama kampanyasıyla yapıldı. Komünizmi/solculuğu “cinsel başıboşlukla” özdeşleştiren müstehcen zihniyetin tezvirat malzemesi de Enstitüler’di.

Köy Enstitüleri, sırf bu anti-komünist mit işleviyle bile, tarihte sağlam bir yer tutar.

***

Buna karşı bir mitoloji de var: bir Kemalizm miti olarak Köy Enstitüleri. Hem Kemalizmi bir aydınlanma projesi olarak sunmaya elverişli bir mit. Hem de Kemalizmin ihanete uğradığı, tamamına eremediği inanışının canlı timsali olan bir mit.

Bu mitin oluşturduğu bıkkınlık da, bu miti yaşatan camianın kendi üzerine kapanmışlığı, müthiş kendinden eminliği ve kendinden memnuniyeti –ve yakın zamanda çıkan birkaç kitaba kadar: erkekliği– de, Köy Enstitüleri hakkında salimen düşünmeyi zorlaştıran bir etken olmadı mı?[2]

***

’60’larda galiba nispeten daha salim tartışılmıştı Enstitüler tecrübesi üzerine. Köy Enstitüleri’nin bitirilmesini, Kemalizmin (devrimci, cumhuriyetçi) potansiyelinin engellenmişliğinden, ihanete uğramışlığından ziyade,  Kemalizmde devrimci veya sosyal reformcu bir potansiyelin kıt oluşuna bir kanıt olarak görenler de söz almıştı. Kemalizm içi bir tartışma kadar, Kemalizmden kopmaya da elveren bir tartışmaydı. ’60’ların toplumsal ve siyasal canlanmasında –aşağıda değineceğim yarı-aydınlığın ‘yan tesirleriyle’ birlikte- Köy Enstitülü öğretmenlerin etkisini ayrıca bir kenara yazmak gerekir.

***

Köy Enstitüleri, esasen kırsal ağırlıklı nüfusun beşerî sermaye donanımını olabildiğince az masrafla geliştirme amacıyla kurulmuş, bununla beraber olarak sadık yurttaş yetiştirme, böylece rejimin rıza üretim tabanını genişletme niyeti güdülmüştü. Köycü popülizm üzerinden Türkleştirmeyi ikmal etme amacı da gözetilmişti, tabii. Köyü kendi içinde kalkındırmanın, köylüyü köyde –ve köylü olarak; geliştirilmiş, mâmur bir ideal köyün köylüsü olarak- tutmaya yarayacağı da umulmuştu. Kemalizmin, kültürel yapıyı ve yapılandırmayı toplumun zembereği olarak gören kültüralizminin de bir örneğiydi tabii.

***

“Siyasî iradenin” esas maksadı buydu, fakat pratik, tecrübe, bundan fazlasını verdi. Malûm tezviratın işlediği gibi, oralarda köy çocukları komünist-hümanist neşriyatla zehirlendiği için değil. Bu siyasî tasarımın üzerine, cumhuriyetçi bir ethos hâlesi konduğu için. “T.C.” anlamının, kâh Kemalizmle kâh Devlet’le özdeşleştirilen anlamının kısıtları içinde değil, evrensel siyasî felsefe olarak cumhuriyetçilikten söz ediyorum. Etkin-reşit yurttaş ve yurttaşlar cemaati idealini anlatan yalın anlamıyla… ‘Kondu,’ derken de, birilerince kondurulmaktan çok, deneyim içinde beliren bir hâleden söz ediyorum.

“Siyasî irade”nin, lâfzen irade ve tamim ettiği atik tetik reşit yurttaş ‘tipinden’ pek haz etmediğine ilişkin çok işaret var. Bizzat İnönü’nün “bu çocuklar ileride bizi tutacak mı?” endişesini dile getirmiş olması, en spektaküler işarettir. Enstitüler’den, istenmeyen diklikte yurttaşlar çıktı. Cumhuriyetçi pathos’a katılan, ‘yetişme’ ve ‘kendini geliştirme’ azminin, genişleyen merakın katkısıyla… (Tasarlananın aksine, köyde durmamaları, duramamaları da bunun bir sonucu.) Dünya harbi şartlarında ağır yoksulluk ve sefalet şartlarında memleket evlâtlarını “okutma” azminin ve seferberliğinin de bir cumhuriyetçi pathos veçhesi var tabii. Cumhuriyetçi bir jest, var.

Benim Yücel onun Enstitüler çalışması dolayısıyla akıl fikir ve merak paylaştığımız Çağla Ormanlar Ok, bir “aşağıdan modernleşme” dinamiği görüyor burada.

***

Asıl üzerinde durmak istediğim noktalar, Köy Enstitüleri’nin Türkiye’nin ezelî eğitim tartışmaları (“eğitim şart”) bakımından en bereketli tecrübe olması ve eğitimle ilgili bir fikre, bir ‘felsefeye’ dayanan belki tek tecrübe olmasıdır.

Köy Enstitüleri, geç Osmanlı dönemine uzanan, ‘eğitim planlamasında aşağıya mı yukarıya mı ağırlık vermeli?’ sorusuna ‘aşağı’dan yana verilmiş bir cevap idi. Yani, daha sonra onların kendi eteklerine ışık tutmasını umarak, üst düzey seçkin yetiştirmeye değil; asgarî öğrenim düzeyini olabildiğince yaygın, kitlesel hale getirmeye öncelik vermek.

Bu yönelim, başta öteki istikameti tercih edenler arasında olmak üzere, “yarı-münevverlik” endişesini alevlendirmişti. Ahmet Mithat Efendi’ye göre Osmanlı münevverinin yol ayrımıydı ya bu: bir şeyin künhüne varmış uzmanlaşmak mı, her şeyden yüzeysel olarak biraz anlar olmak mı? “Yarı-aydınlığın” kısırlaştırıcı etkisine karşı şiddetle ikazda bulunanlar sağda da solda da vardı (hem Mümtaz Turhan, hem Nurullah Ataç).

Köy Enstitüleri projesinin eğitimci müellifleri, bu “yarı-aydın yetiştirme” ithamını reddettiler. Müfredatlarındaki umumi kültürün tetikleyici gücüne ve metodolojilerine güveniyorlardı. Projenin siyasî yüklenicisi Hasan Âli Yücel’in, bu ithama verdiği karşılıktaki kalenderce sarkastik çimdiği de not edelim: “Türkiye’de yarım münevver olmıyan, tam münevver kaç kişidir?”[3] Memleketteki “yarı-aydın” (veya Halbbildung[4]) meselesini Köy Enstitüleri’nin sırtına yıkmak adil olmaz. Şerif Mardin 1977’de, öğrencileri “beşinci sınıftan itibaren küçük ukalâ ideologlar” haline getiren bir eğitim sistemimiz olduğundan söz etmişti ya…[5]

Köy Enstitüleri, bahsettiğim eğitim tartışmalarının, bilhassa “yarı-aydın” tuzağının, kolayca anti-entelektüalizme dönüşebilen ‘her şeyi biliyor olma’ güveninin falan ‘çözümü’ (veya tersinden, müsebbibi) olduğu için değil; bu tartışmaların dolgun, heyecanlı ve canlı-pratik bir deneyimini sunduğu için önemlidir.

***

Köy Enstitüleri projesinin eğitimci müelliflerinden söz ettik. Bu projenin bir fikre bir ‘felsefeye’ dayanması, onlar sayesindeydi. Arkada bir arayış vardı. Tabii esasen, İsmail Hakkı Tonguç. Fonda, erken cumhuriyet döneminin ‘kadri bilinmezlik’ çilekeşi İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu’nun fikirlerinin de izlerini bulabiliriz. Dewey’in, Pestalozzi’nin, Kerschensteiner’in eğitim modellerinin, “iş okulu” ve “üretim okulu” ekollerinin tartışmaları yapılmıştı. Neticede, yaparak öğrenmeye, deneyimle öğrenmeye dayalı bir eğitim modeli arayışı. (Tonguç’un bunu adeta hiddetle “kitabî” olana karşıt konumlandırması, onun anti-entelektüalizme kapı aralayan zaafıydı.) Müşterek çalışma içinde, kendiliğindenliğe ve deneme yanılmaya alan açarak, öğrenmeyi ve öğrenmeyi istemeyi öğretmek… Beraberce ve beraber eylemek üzere öğrenmek… Velhâsıl, -uygulama başarısı ayrı bir tartışma-, bir ‘felsefe,’ bir anlayış vardı orada.

***

Günümüzde de Köy Enstitüleri’ni bir nostalji veya melankoli malzemesi yapmaktan öte onların “ruhunu” veya anlayışını canlandırmaktan söz edenler oluyor. Reşit yurttaş ahlâkı ve heyecanı için. Tabii, artık şehir hayatı koşullarında… Kuşkusuz, düşünmeye değerdir.

Sırf emek süreciyle öğrenmeyi birleştirme düsturu uğruna, peşine düşmeye değer. Yüksek teknoloji çağında bir fantezi değil, aksine insanı insan yapan melekeleri canlı tutmak için önemlidir bu. Bedenini çalıştırarak ve onu tanıyarak, elini kullanarak öğrenmek. (Menhus Heidegger dememiş miydi: “İnsanın elleri yoktur; onun özü mündemiçtir elde.”) Her şeye kolayca hakim olma fantezisi yerine ağırbaşlı bir özgüven kazandıran bir öğrenme deneyimi – bir deneyim olarak öğrenme, dünyaya ve bilgiye hürmetini yitirmeden, sakince.[6] Köy Enstitüleri’nin arkasındaki düşünsel arayışları, ‘soyut’ zihne karşı eli yüceltmenin anti-entelektüalist ‘açılım’ riskleri ile ve köylüyü köyde tutma kaygısı ile (ve bir çeşit “işçisin sen işçi kal”la) bağlantılandıran eleştiriler yapılmıştır;  bu dikkatleri de içeren bir eleştirinin-eleştirisi, felsefeci-antropolog Heinrich Popitz’in demesiyle “elin dünyayı açan gücünü” tanıyabilir yeniden, ele yeniden el verebilir.

Köy Enstitüleri tecrübesi artık ‘kırsala’ değil şehir hayatına bakarak düşünülür dedik ama doğayla, toprakla, nebatla, başka canlılarla biraz tanış olmanın da hiç mahsuru olmaz. Aksine, şehirde yetişenler ve elmanın nereden geldiğini bilmeyenler için daha lüzumlu. “Sistem” dünyanın canını çıkarmaktayken, iyice lüzumlu. Böyle düşününce de, “gündem”den, “güncellik”ten o kadar uzak olmayabilir, değil mi?


[1] Hem de, bir Hasan Âli Yücel biyografisi yazmaya çalışıyorum, o vesileyle... Bu konuyu orada geniş ele almaya çalışacağım, okuduğunuz yazı telegrafiktir, sürç-ü lisan kapasitesi yüksektir.

[2] Bir Köy Enstitülü’nün, bu kendinden-hoşnutluğa yüz vermeyen geniş görüşlü, kapsamlı anı ve değerlendirmeleri için, İbrahim Tunalı’nın yazdıklarını öneririm: http://www.halilibrahimtunali.net/

[3] Hasan Âli Yücel, Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçler. Kültür Bakanlığı, Ankara 1993, s. 51.

[4] https://www.birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-211-kasim-2006/2394/tahsilli-cehaletin-cinneti/5968

[5] Şerif Mardin: Türk Modernleşmesi, çev. Mümtaz’er Türköne – Tuncay Önder, İletişim Yayınları, İstanbul 2001 (9. Baskı), s. 280.

[6] Matthew B. Crawford: Eşyanın Dilinden Anlamak, çev. Banu Karakaş, Metropolis, 2019, s. 25-35. Bu kitabı Aksu sayesinde fark ettim: https://www.birikimdergisi.com/haftalik/9862/narsisizmin-caresi-belki-de-bir-seyleri-tamir-etmektir#.Xjp0-2gzbIU, devamında: https://www.birikimdergisi.com/haftalik/9935/guzel-bir-tabure