• 2.03.2020 00:00
  • (1301)

 2013 yılında güya kadim müttefiklerimiz ABD ve AB’nin IŞİD’i daha büyük ve önemli tehdit olarak gördüklerini ilan edip -aslında bu grubun güçlenmesinde önemli payı olan- Esed rejimiyle mücadeleyi ikinci plana itmeleriyle başladı her şey. Geçen iki yıl (2011-2012) içerisinde Türkiye’yi ve tüm dünya kamuoyunu Esed rejiminin katliamlarına devam etmesi durumunda kesinlikle yıkılacağı konusunda ikna etmişlerdi. Esed’le o dönemde iyi ilişkileri bulunan Başbakan Sayın Erdoğan, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan aracılığıyla kendisine defalarca kez mesajlar gönderiyor, yapılan uzun ölçekli toplantılarda Suriye’nin içine düşmesi muhtemel büyük krizden çıkmasının yol haritaları çiziliyor ve bu programa uyması halinde Türkiye Cumhuriyeti hükümeti olarak arkasında durulacağının sözleri de veriliyordu.

Beşar Esed ilk başlarda Türkiye’nin bu dostça yaklaşımına duyarsız kalmamıştı esasen. Ancak iktidarı korumak adına kullanılabilecek en etkili dilin şiddet olduğunu düşünen Suriye derin devletinin kurmayları ve İranlı danışmanların ayartmasıyla rejim yörüngesini tamamen farklı bir yöne kaydırdı; ‘’bana karşı olan herkes teröristtir ve öldürülmelidir.’’

Bundan sonra o kadar çok öldürdüler ve Suriye halkını kendi topraklarında yaşayamaz hale getirdiler ki, milyonlarca insan evlerini yurtlarını terk ederek civar ülkelere sığınmak zorunda kaldı. Bu mazlumları korumak hususunda en büyük pay da en geniş sınır hattına sahip olmamız nedeniyle Türkiye’ye düştü. O esnada Suriye’ye müdahale konusunda kırmızı çizgiler belirlediğini beyan ettiği halde-kimyasal silah kullanımı gibi- Obama hükümetinin tüm kanıtlara rağmen Esed rejimine karşı kılını kıpırdatmayışı ve Türkiye’yi kendilerine de güvenerek çıkardıkları yolda yapayalnız bırakmaları inanılır gibi değildi. Tüm bunlar bir yana Suriye’de müttefikliğe sığmaz şekilde Türkiye’yi saf dışı bırakarak, ‘türedi’ bir yapıyla - İŞİD- mücadeleyi bahane ederek kendilerinin de terör örgütü kabul ettiği PKK bağlantılı YPG-PYD ile işbirliğini tercih etmeleri akıl ötesi bir işti ama yaptılar.

2015 Eylül ayında ise başından beri daha fazla katliamlar yapabilmesi için Esed rejimini her türlü ağır silah ve mühimmatla desteklemiş olan Rusya Suriye’ye girecek ve kendisi de bilfiil üstün hava gücüyle rejimi ayakta tutmak üzere etkin rol alacaktı. İran zaten milis kara unsurlarıyla uzunca süredir sahadaydı. Bu arada Suriye’nin kuzeyinde PKK- YPG-PYD’nin ABD nefesiyle elde ettiği kazanım ve güce dayanarak Çözüm Sürecinin bittiğini ilan etmesi Türkiye’de karşımıza Hendek Terörü olarak çıkacaktı. 2013 gezi olaylarıyla başlayan ve FETÖ darbe girişimleriyle çalkantılı bir görüntü sergileyen iç siyasi sorunlarının üzerine bir de hendek belası eklenmesi, Türkiye’yi istese de bölgedeki gelişmelere güçlü bir şekilde etki edebilmesini engellemekteydi. Bu arada Mısır’da Mursi kanlı bir darbeyle iktidardan düşürülmüş, ‘Arap Baharı’ esnasında yanında yer aldığımız tüm gruplar -Tunus hariç- mevzi kaybetmişti. Bu arada çok karmaşık ilişkiler içerisinde olduğumuz Rusya’ya ait bir savaş uçağını düşürmemiz ise ayrıca başka sıkıntılarla karşılaşmamıza neden olacaktı.

2016 Yılında Başbakan Sayın Davutoğlu’nun görevden alınmasının yankıları henüz devam ederken, FETÖ’cü subayların 15 Temmuz’da kanlı ama başarısız bir darbe girişiminde bulunmaları karşısında ABD ve batı dünyasının takındığı lakayt tutum hükümeti kendisini daha güvende hissedeceği yeni bir paradigma arayışına itecekti. Bu arada uçak krizi nedeniyle aramızın bozuk olduğu Rusya’yla ilişkiler düzelme aşamasına gelmişti. Suriye’nin kuzeyindeki PKK-PYD ve IŞİD tehdidi artarak devam etmekte, gerek rejimin zulmünden gerekse bu terör oluşumlarının baskısından kaçan binlerce sığınmacı sınırlarımızdan geçiyordu. Türkiye’nin önünde bu vaziyet ve şartlar altında Suriye’de Ruslarla işbirliği yapmak dışında hiçbir seçenek bulunmuyordu ve öyle de yaptı.

 

Bu uzun (ya da kısa) arka plan bilgisinden sonra içinde bulunduğumuz güne geldiğimizde Suriye’de neden bulunuyoruz sorusunun hiçbir anlamı yoktur. Sayın Cumhurbaşkanı ve hükümetinin tarz, tutum ve politikaları her türlü eleştiriye açıktır ve bizler de yeri geldiğinde bunu en açık şekilde yapıyoruz. Suriye politikası konusunda da mutlaka söylenecek ve eleştirilebilecek çok şeyler vardır. Ancak unutulmaması gereken esas itibariyle krizin ilk baş gösterdiği günden bu yana Sayın Erdoğan ve arkadaşlarının Suriye konusundaki politikalarının ülkemizin gücü ve seçenekleri oranında belki de yaptıkları en doğru ve reel iş olduğu hakikatidir.

Bugün Suriye’de düzenli bir ordunun unsurları ilk kez mazlumlara ölüm yağdıran güçleri paçavraya çevirmektedir. İlk defa bombalar masum halkın kafasına değil bilakis katillerin üzerine yağmaktadır. İdlip bölgesinde yaşayan yaklaşık 4-5 milyon insanın ve sınırlarımızın güvenliğini sağlamakla yükümlü olarak bölgede bulunan kahraman askerlerimize de saldırarak şehit eden canilere tüm yaptıklarının bedeli ilk kez en ağır şekilde ödetilmektedir. Kanaatimce İdlip aslında henüz bir başlangıçtır.

Sınırlarımızın diğer yakası sükunet ve huzur içerisinde olmazsa Türkiye’nin güvenliğinin sağlanması da düşünülemez. Suriye’de istikrarlı şekilde halkını katleden bir rejim ve terör örgütleri var oldukça, Türkiye’nin esenlikte olması mümkün değildir.

Şehitlerimiz için canımız çok yanıyor ve belki ileride de benzer acıları yaşamamız muhtemeldir, ancak tarihte ve coğrafyasında var oluşunu dökülen şehit kanlarına borçlu bir milletin evlatları olarak şu an yapmamız gereken şikayet etmek ve eziklik duymak değil, medeniyetimizin asaletine yakışır şekilde bu acıyı hazmedip, uzunca yıllardır bölgeyi kan deryasına çevirmekten kaçınmamış zalim katilleri yok edinceye kadar savaşmaya devam etmektir.

Suriye’de katledilen mazlum ve masumlar bir yana, bu vahşetlerin faili Ruslar ve İranlılar da ölüyor ve sayıları emin olun bizden daha çok. Sahi neden acaba? Aramızdaki fark şu; onlar katil Esed rejiminin ayakta kalmasını Suriye’deki emperyal yayılmacı çıkarlarını gerçekleştirmek istiyorlar ve bu uğurda ölüyorlar. Biz ise sadece ülkemizin güvenliğini ve kardeş mustazaf Suriye halkının kendi vatanlarında yaşama haklarını sağlamak için.

Ne de yücedir bizim şehadetlerimiz!..

‘Sizin ölülerinize karşılık, bizim şehitlerimiz!’

Selam ve esenlikler…

(Not: Bu yazıyı iktidara yönelik tüm eleştiri haklarım saklı kalmak üzere kaleme almış bulunuyorum.)