• 3.02.2020 00:00
  • (1337)

 Uçak düşürme krizi ardından ilişkilerimizin normalleşme sürecine girdiği son 3,5 yıldır Suriye politikamızı işbirliği içerisinde yürütme iradesi gösterdiğimiz Rusya ile ilişkilerimizin İdlib mutabakatının rejim güçlerince ihlaliyle birlikte ne yöne doğru evrileceğine dair net bir yanıt bulmak şu an için oldukça zor görünüyor.

Esasen Rusya ile girişilen bu işbirliği, ABD’nin Suriye -aslında tüm Ortadoğu- konusunda İsrail’in güvenliğini önceleyen klasik yaklaşımları doğrultusunda ve bu konuda Türkiye’ye ya da Erdoğan iktidarına duyduğu güvensizlik nedeniyle başka bölgesel aktörlerle sahada yer almayı tercih etmesi neticesinde, Türkiye’nin bu yalnızlaştırılma çabasına karşı verdiği bir cevaptır. Bu bağlamda Rusya ve İran’la birlikte yürütülen Astana süreç ve müzakerelerinin bir gün tıkanma noktasına geleceği en başından bu yana belli olmakla birlikte Türkiye dahil tüm taraflara görece kazanımlar sağladığı da söylenebilir. Esed rejimi güçlerinin (siz buna direkt Rusya & İran da diyebilirsiniz) İdlib’de giriştiği seri katliamların dozajını artırıp bugün itibariyle beşi asker 6 vatandaşımızı şehit etmeleri, birkaç gün öncesinden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da sinyallerini verdiği gibi Astana denilen sürecin fiili olarak sonunu getirmiştir.

Yukarıda bu sürecin başından itibaren eninde sonunda biteceğinin belli olduğuna dair kesin ifadeler kullanmamızın nedeni, bu üç ülkenin Suriye krizine dair temel yaklaşım ve algı parametrelerinin ilk ortaya çıkışından bu yana çok keskin farklılıklar göstermesidir ve bunların hem usul hem de esas açısından uzlaştırılması mümkün değildir.

Şöyle ki; başından bu yana Rusya-İran ikilisi için Esed rejimi Suriye’yi temsil eden meşru-legal yegane siyasi erktir. Her ne gerekçeyle olursa olsun rejime karşı isyan eden oluşumlar teröristtir ve yok edilmelidir.

Suriye’nin toprak bütünlüğü esastır ve bu topraklar üzerinde Esed iktidarını tehdit edebilecek her türlü yapı eninde sonunda etkisiz hale getirilip rejiminin egemenliği sağlanacaktır. Bu amaç doğrultusunda 10 binlerce sivilin öldürülmesi, yurtlarından sürülmesi ya da şehirlerinin yok edilmesinin hiçbir önemi yoktur. Esed’in kendilerinden yardım istemiş müttefikleri olarak iktidarını koruması, devletinin ve egemen olduğu toprakların dağılan birliğini toparlaması  için oradadırlar ve bu hedefe ulaşmak için  tüm imkanlarını da  kullanmaktan kaçınmayacaklardır. Bu açıdan bölgede YPG-PYD hamisi sıfatıyla sınırlı güç bulunduran ABD gibi, sınır güvenliğini sağlamak ve maruz kaldığı yoğun göç hareketlerini kontrol altında tutmak nedeniyle olsa bile Suriye topraklarına girmiş bulunan Türkiye de işgalci statüsündedir ve o bölgeleri Esed rejimine devredip çekilmek zorundadır. Ayrıca Türkiye ile yakın teması bulunan Suriye Milli Ordusunu -eski adıyla ÖSO- da tıpkı IŞİD, El Kaide ve Nusra gibi terörist unsurlar arasında kabul etmektedirler.

Türkiye açısından ise Esed rejimi; Suriye’de yüz binlerce insanı acımasızca katledip yurtlarını cehenneme çeviren, milyonlarcasını başta Türkiye olmak üzere dünyanın dört bir yanına göçe zorlayan, başta kendi halkı ve uluslararası toplum nezdinde tüm meşruiyetini yitirmiş eli kanlı ve mutlaka yıkılması gereken bir azınlık diktatoryası olarak değerlendirilmektedir. Tarihsel bağlarımız ve akrabalıklarımız, devasa sınırdaşlık ve komşuluğumuz, ölümden kaçan insanların en yakın sığınağı olarak maruz kaldığımız göç hareketlerinin getirdiği ağır yükler ve Suriye hükümetinin sınırımızı düşmanca terör saldırılarından koruyamaması, dolayısıyla güvenlik gibi başlıca nedenler de uluslararası hukuk açısından Türkiye’ye  kamu düzen ve idaresinin yok olduğu Suriye topraklarında bulunma ve hatta dirlik ve düzeni sağlamak üzere yöre halkından müteşekkil birimler oluşturma hakkı ve meşruiyeti de vermektedir.

Şimdi bu iki farklı anlayışın kaçınılmaz -belki de çok geç kalmış- çarpışması bugün karşımıza İdlib olarak çıkmıştır. Astana sürecinin kimin işine yaradığı, kimin karlı çıkıp çıkmadığı veya daha iyisi ne olabilirdi gibisinden tartışmaların an itibariyle çok da bir önemi kalmamıştır. Yeni durumun adı İdlib’dir ve bundan sonrasını artık güç, cesaret, kararlılık, esasen daha ileri boyuttaki kurmay askeri ve diplomatik deha belirleyecektir.

Bu arada Rusya ve İran’ın Suriye’de uzunca süredir yürüttükleri katliam savaşlarının, müttefikleri olan bir ülkenin çok sevdikleri başkanına destek vermek gibi dostluk-vefa çerçevesinde bir yardımseverlik hissiyatı içermediğini; çok para, zaman ve insan harcamaları nedeniyle de kolay vazgeçmeyeceklerinin tafsilatına girmenin, zaten bu yazıyı okuyan-okuyacak dostlar açısından gereksiz olduğunu belirtmek isterim. Ancak iplerin kopma noktasına geldiği -belki de çoktan koptuğu- bu saatten sonra  tarafların hedeflerine ulaşmak konusundaki istek, heyecan ve haklılıklarına olan inançlarının şiddetiyle birlikte sahip oldukları güçleri doğru kullanabilme yetenekleri ve bedel ödeme kapasiteleri şekillendirecektir geleceği.

Umarım İdlib uzun yıllardır süregelen Suriye felaketini ve  yüreklerimizi dağlayan mazlum çığlıklarını sona erdirecek, halklarını acımasızca katleden aşağılık zalim rejimlerin zillet içerisinde yok oluşlarını  dünya gözüyle bizlere gösterecek ve iyilerin mutlaka kazanacağı ülküsünü ihya edecek yeni bir sürecin kod adı olur.

Allah’ım budur senden niyazımız!

Selam ve esenlikler…