• 12.04.2021 00:00
  • (562)

 Geçen ayın tamamına yayılan gündem sağanağı hız kesmeden devam ediyor. Bu aya, “amirallerin bildirisi” ile hızlı bir giriş yapıldı. Konu çeşitli boyutlarıyla tartışılıyor, muhtemelen tartışılmaya devam edecek. Bu yazıda, bu taze gelişme vesilesiyle yeniden gündeme gelen, epey eski bir başlık üzerine küçük bir katkı denemesi yapmak istiyorum. Bu başlık; aylardır hatta yıllardır her güncel gelişmede tekrar açılan, Bahçeli ile Erdoğan arasındaki tavır farkı meselesi. Bazen ittifakta çatlak, bazen alternatif arayışlar olarak nitelenen bu mesele, gündemdeki yerini ve önemini hep koruyor. Karmaşık analizlerin veya şaşırtıcı kulis bilgilerinin arkasına, önüne, zeminine yerleştiriliyor.

Amirallerin mektubu sonrasında da tazelenen, MHP ve AKP ilişkisindeki kafa karıştırıcı farklı tavırları anlama rehberi olabilecek -biraz fazla basit- bir açıklama modeli kurmaya çalışacağım. Baştan belirteyim spekülatif olduğunu kabul etmekle birlikte, bu modelin pek çok başlıkta başarılı biçimde “çalışacağı” iddiasındayım. Elbette bu ilişkinin bütün boyutlarını, iktidar ittifakının bütün sorunlarını bu modelle açıklamak mümkün değil. Ancak şaşırtıcı bulunan, kafa karıştırıcı ayrışmaları sadeleştirmek için epey faydalı olacağını düşünüyorum. İttifakın kimyası ve muhtemel kaderi konusundaki akıl yürütmelerde de kısmen işe yarayabilir.

Uzun bir tarihçe ve arka plan hikayesine girmeden, AKP-MHP ittifakının daha baştan itibaren çok açık bir iş bölümü esasına göre kurulduğunu, zamanla bu paylaşımın iyice yerleştiğini söylemekle işe başlamak gerekir. Bu iş bölümü, sadece verimlilik, etkililik ve kabiliyetler açısından değil, ittifakın taraflarının fıtratından kaynaklanan sorunları nötralize etmek için de gerekliydi. Ayrıca, ittifakın AKP ve MHP’den ibaret olmayan geniş çevresinin sorunsuz devamı açısından da işe yarıyordu. Görev ve sorumluluk ayrışmasını, kabaca güvenlik/güvenilirlik ile destek/rıza şeklinde gruplayabiliriz. (Birlikte katıldığımız bir tv programında Burak Bilgehan Özpek, bu ayrımı “meşruiyet ve popülerlik” olarak ifade etmişti)

Verimli görev paylaşımı

İşin özü şu: Erdoğan yeni ittifakın siyasal desteğini tamam etmekle, sürdürmekle sorumlu. Bahçeli ise bu ittifakın ideolojik kalkanını tamamlamak ve öncelikli olarak devlet nezdinde meşruiyetini (kabulünü) sağlamakla görevli.[1] Karşılıklı muhtaçlık ilişkisini sadeleştiren ve ittifakı aritmetik bir ortaklıktan ayıran da bu zaten. İttifakın göz önündeki partileri AKP ve MHP’nin fonksiyon ayrışması, ittifakın daha geniş tabanındaki odak ve kesimlerin pozisyonları açısından da işlevsel. Ancak bütün kanatların bu iki fonksiyonun arkasındaki iki kanatta  hizalanmadığı, çoklu eksen sorunlarının zaten olduğu ve arttığı da söylenebilir.

Bu işbölümü, kurucu ihtiyaçlar dışında atılacak adımlar ve yürünecek yol açısından da devam ediyor elbette. MHP, ittifaktaki kurucu işlevine paralel olarak, güç konsolidasyonu ve yapabilirlik kapasitesini ilerletmek ve korumaktan sorumlu. Bu sorumluluk Bahçeli’nin “önce devletim” perspektifi çerçevesinde, kritik rolü olan diğer partnerler ve odaklarla yakından ilgili.  Bu çerçevede sadece güvenlik bürokrasisi değil, yargı organlarının itaat sorunlarına karşı da Bahçeli çok hassas (Bakınız AYM’yi kapatma talebi).  AKP ise, yaratılan ve sürdürülen güç konsolidasyonundan “fayda” üretmekle , fırsat çıkartmakla görevli. Elbette toplumsal-siyasi rıza seviyesinin korunması da asıl olarak onun meselesi.

Bahçeli’nin ideolojik gedik açabilecek taarruzlara ve potansiyel tehlike noktalarına ilişkin aşırı agresif rolü, görev algısıyla yakından ilgili. Erdoğan’ın –ittifak ve memleket açısından düşünülebilecek- iç ve dış çevrelerle yürütülen her türden pazarlık ve fırsat manevralarını da sorumluluk alanına dair görmek gerekir. Bu kritik role, pazarlık zeminlerini çeşitli tehlikelerden ve koz zayıflatan gerilimlerden korumak da dahil. Kendisi göstermese bile sürekli ona atfedilen “esneklik” ve “kıvraklık” da bununla bağlantılı. Yani birinin aşırı sertliği, diğerinin fazla esnekliği, bir fıtrat sorunu değil. Kırmızı çizgilerden sorumlu eş başkanlık ile müzakerelerden maksimum faydayı çıkartmakla görevli eş başkanlık, birbirlerini ezmeden ancak böyle yan yana yürüyebiliyorlar.

Bütün olaylara  uyan şablon

Daha önceye de götürebiliriz ama son bir yılda yaşanan bütün meselelerde, Bahçeli ile Erdoğan arasındaki tavır ve doz farklılıklarını bu şablona oturtarak düşününce, tablo basitleşiyor. İster reform paketi başlığından ele alın, ister kapatma davası tartışmalarından bakın, gayet tutarlı şekilde bir rol dağılımı işliyor. Saadet Partisi’ne hamle yapmaktan İyi Parti’ye davete kadar her adımda, hem ortak tutum hem ayrışan üsluplar gayet anlaşılır oluyor. Ayasofya’yı açarken, İstanbul Sözleşmesi’ni kaldırırken; Boğaziçi Üniversitesi veya baro düzenlemesinde, bu iş bölümünün ihtiyaçlarına göre verilen ağırlık ve etkinlik düzeyi yerine oturuyor. Mavi Vatan, Mısır, Suriye, Irak, İran, Kırım, Ukrayna, Doğu Akdeniz, Karadeniz, Fransa, ABD, AB, Rusya, Çin, Putin, Biden, Macron ya da Barzani istediğiniz hangi gerilim veya pazarlık zeminine bakılsa durum aynı.

İktidarın istikrar sınırlarını çizen aşırı tepkiler ya da görmezden gelmeler, ataklar veya manevralar, bu görev farklarına göre birbirini tamamlıyor. Güvenlikleştirilebilir –artık dışında pek mesele kalmadı- sorun başlıklarının hepsinde, Erdoğan’ın yürüteceği pazarlıkların –baş etme stratejilerinin- arkasına “devletin” bir bütün olarak yerleşmesi (böyle görünmesi) Bahçeli’nin sorumluluk alanında . Pazarlıklardan maksimum fayda  tedariki ve bunun toplumsal destekle tahkimi ise Erdoğan’ın görev sahasında. Adım ve tepkileri asıl olarak bu roller belirliyor.[2] Bu rollere uygun davranışların birbirini de desteklemesi veya elini rahatlatması önemli. Bu konuda iddiaların aksine birbirlerine fazla sıkıntı çıkartmadıkları ortada, hatta belirgin fark gibi görünen tutumlar çeşitli masalarda çok işe yarıyor.

İktidar ittifakının, iç gerilimlerinden çok karşı karşıya kaldığı sorunlarla zorlandığı ortada. Bu zorlanma karşısında iç gerilim noktalarındaki basınç da yükseliyor elbette. Yukarıda özetlemeye çalıştığım verimli olan iş bölümü açısından da senkron sorunları daha sık ortaya çıkıyor. Çünkü bu iş bölümünün uyumlu işleyişinde zaman kontrolü kritik bir mesele. Diğer bileşenleri kuşatan uyum ve zamanlama sıkıntılarını daha çok görmeye başladık. Bu alenileşme, iktidar ittifakının rakip ekiplerinin birbirleri aleyhine engel ve erken ifşa gibi hamleleriyle artıyor. Erdoğan’ın görev alanına giren iki fonksiyonda, yani oy desteği ve karlı pazarlıklar tarafında ölçülebilir bir gerileme söz konusu. Bazı yargı kararları ve son olarak amiraller meselesinde ise Bahçeli’nin (Soylu ve Akar’ı da katabiliriz) sorumluluk sahasında sıkıntı işaretleri belirdi. Ayarsız “hükümetin arkasındayız” yoklamasındaki telaş da galiba buradan çıktı.

Amirallerin Montrö bildirisi

Son “amiraller olayının” da, bu şablonla okunmaya çok müsait olduğu anlaşılıyor. Amirallerin “iktidara parmak sallama” olarak yorumlanan çıkışındaki asıl sorun, ileriye matuf tehlike değildi aslında. Aksine “potansiyel tehlike”, iktidarın üzerinde tepineceği fırsat olarak çok verimli görülmüş olabilir. Zaten meseleyi CHP’ye yıkarak devam ettirilen bu yönü çok tanıdık. Fakat “parmak sallamanın” asıl sorun yaratan kısmı, sallanan bir parmak olması. Bahçeli’nin çok erken bir aşamada “amirallerin apoletlerini sökün, maaşlarını kesin” sertliğindeki tepkisinin sebebi de, kendi tuttuğu alanda ciddi bir “savunma” boşluğu yaratması. Güvenlikleştirilebilmiş alanlardaki yekpare görüntünün veya en azından sessiz onayın bozulması. Belki de birilerinin bunu gösterebilme veya ima  cüreti.

Bu çerçevede, “amirallerle bir süre önce can ciğerdiniz” sorusu da anlamlı olmaktan çıkıyor. Çünkü bu hadiseyi sorunlu yapan,  bir süre önce yan yana olunanların da dahil olduğu hale gelmesi. Erdoğan’ın epey geniş bir çevreyi şaşırtan düşük profil reaksiyonunun sebebi ise, bu savunma açığının veya ittifak sorunlarının fazla ciddiye alınmasının yaratacağı “el zayıflatma” riski. Bu tehlikenin iki boyutu olabilir: Geniş ittifakın devamı  ve başka masalardaki koz imkanları. “Darbe tehlikesi”, iç politikada mağduriyet ihyası veya alarm imkanı yaratabiliyor ama ciddiyetini fazla abartmak, “muktedirlik” zaafının itirafı olarak yorumlanmaya açık.  

Amiraller vakasında sonradan ortaya çıkan bazı bilgiler, hem zamanlama hem organizasyon açısından şüpheli noktalar olduğunu gösteriyor. Ayrıca bu olayın Ukrayna ve Karadeniz hareketliliğinden kanal İstanbul acelesine kadar uzanan çok fazla “tesadüf” içerdiği de ortada. Olayın eksen tartışmalarında veya eksene dönme pazarlıklarında önemli bir yeri olabileceği anlaşılıyor. Ayrıca “tesadüfler” gerçek olsa bile, bu rastlantıları birbirine bağlama yöntemleri hiç sürprizli değil. Ancak her meselede olduğu gibi aynı taşın çok sayıda kuşun kafasına yönelmiş olabileceği ihtimali, bazı çıkarımları yanlışlamıyor. Olayın “gerçek” kronolojisi nasıl olursa olsun, kim hangi bağlama yerleştirmeye çalışırsa çalışsın, -sahici veya intiba yaratma amacıyla olmasından bağımsız- iktidar ittifakının görev sahalarına ilişkin bir tartışma açtığı açık.


[1] Bu hal, “yeni vesayet” olarak da tanımlandı. Bahçeli’nin Erdoğan’ı esir aldığı, iktidara her dediğini yaptırdığı söylendi. Hatta “Ergenekoncular yeniden iktidarda” iddiaları bile gündeme getirildi. Ancak durum böyle tanımlanmaya  pek uygun değil. Çünkü bir “vesayet” ilişkisinden çok tanımlı bir ortaklık söz konusu. Güvenilmez bir alanı dışarıdan denetlemek yerine, doğrudan parçası olmaya geçmek de diyebiliriz. “Vesayet” odakları açısından, sınırları korunmak istenen her şey için ihtiyaç duyulan desteği sağlayan bir ortak, sürekli hizada tutulmaya çalışan rakipten daha fonksiyonel. Sürekli vesayet alanından kurtulmaya çalışılan bir iktidar mücadelesi yerine, denetmenlerini iktidara açık ortak yapmak da diğer taraf açısından daha risksiz. Siyasetin ve devletin birbiri aleyhine oluşan tekinsizliği. kurdukları ortaklıkla aşmaları diye düşünebiliriz. Fikri bir vesayet alanı yaratarak anti-siyasetin derinleştirilmesi yüzünden, bu “yeni vesayet” diye anılıyor ama “parti-devleti” tanımının her iki tarafı için geçerli bir ortaklık daha doğru bir değerlendirme. İnşa tarihini de on yıl geriye kadar taşımak mümkün. Bunun çok ideal bir formül olarak mükemmel işlemeye devam ettiği söylenemez elbette. Onun –giderek derinleşen- sorunları, daha geniş bir tartışmanın ve elbette yazının konusu.

[2] Burada çok özel bir başlık olarak ekonomi meselesine değinmek gerek. Türkiye’deki veya herhangi bir yerdeki bütün iktidarların asli varlık sebebi olan ekonomik birikim-paylaşım rejimine, Erdoğan-Bahçeli görev dağılımı açısından bakıldığında, çok bariz bir resim ortaya çıkıyor. Erdoğan –iktidarın diğer paydaşları veya iş ortaklarıyla giderek daha sorunlu hale gelen ilişkileri hariç- bu alanda büyük bir muhtariyete sahip. Bahçeli’nin, pek çok konuda “dediğini yaptırma” suçlamalarına rağmen, ekonomik konularda abartılı bir çekimserlik sergilediği ortada. Bu konuyu fazla derinleştirmeden, küçük bir örneği buraya bırakayım: MHP, 2013 yılına kadar her yıl 3-4 tane “ekonomik durum raporu” yayınlayarak ekonomi politikalarını eleştirdi. 2011 yılına kadar yine her yıl düzenli olarak tarım, işsizlik, yoksulluk raporları yayınladı. MHP’nin farklı siyasi fonksiyonlarını işaret eden “önce devletim, sonra milletim, sonra partim” sloganı, bir süredir sadece ilk maddeden ileri taşınmıyor.