• 24.02.2021 00:00
  • (787)

 İnsanların sıkıştığı, kıstırıldığı dar alanlarda güç tezahürleri çok daha sert. Güç gösterme, gücünü kabul ettirme yolları, yöntemleri çok daha kaba, daha yıkıcı ama bir o kadar da kolay. Hapishanelerde, yatılı okullarda, sınırları çevrelenmiş gettolarda, çaresizliğin kolay iktidarlara izin verdiği alanlarda hep böyle. Fakat ülkeler hatta koca bir gezegen bile bir anda küçücük bir çukur oluveriyor. Yaşanan atmosferin ağırlığı her şeyin üzerine çöktüğünde, uçsuz bucaksız alanlar küçücük bir mağaraya dönüşüveriyor. Bazen de hiç sonu yokmuş gibi hissettiren zaman, kendisi duvar olup içinden çıkılmaz bir hücre yaratıyor. Edebiyatın, sinemanın ve son yıllarda TV dizilerinin gerçek durumlardan ilhamla çok sık işlediği temalar bunlar. Yine son zamanların “çok tutan” distopik hikayelerinde de bu karanlık karşımıza geliyor.

Kapalı tutulan dar bir alanda, kendisini sıkıştırılmış hisseden insanlar üzerinde otorite kurmak kolay. “Başımıza bela almayalım”, “uymayalım”, “karışmayalım” dedirtmek kolay. Ancak kolaylığın birinci şartı, orayı “kapalı tutmaya” devam etmek. Kapalı olduğuna ve çıkmanın çok zor olduğuna herkesi inandırmak. Dar alanda “kolay otorite” olmaya niyet edenler, hayatı (dünyayı) küçültmek, basitleştirmek ve kabalaştırmak zorunda. Ancak daha önemlisi, kendilerini de içeriye kapatmaları ve iyice “kalınlaştırmaları” gerekiyor. Yani tırmanan gerilim veya sertleşen dil bir mecburiyet, kalınlaşma nedeniyle esneklik kaybı kader. Otoriteyi sürdürmek için güç göstermek gerekiyor. Güç göstermenin en kolay yöntemi de, kimsenin kendisini güvende hissetmemesi. En masumu, en alakasız suçlamayla cezalandırmak ile en saygın-muteber olanı, en yakışıksız biçimde aşağılayabilmek, en sık başvurulan yöntemler.

Daha öncesi de var ama milletvekilliği döneminin tamamını, hemen her kesimi kapsayacak bir hak savunusu resitaline çeviren Ömer Faruk Gergerlioğlu’na yapılmak istenen tam böyle bir şey. Meselenin hiçbir tarafında hukuktan bahsedilemeyecek olan yargı süreci tam bir saçmalık. Böylesi siyasi davaların çoğunda gördüğümüz hikayelerin ne ilki ne de sonuncusu belki. Zamanlaması ve yapılma biçimiyle de niyeti çok açık ortaya koyan bir girişim. Fakat asıl önemlisi, Gergerlioğlu’nun “hak ettiğine” kimsenin inanmayacağı bir suçlamayla ve açık bir haksızlıkla cezalandırılmaya kalkılması. Herkesin, büyük bir saygıyla ahlaki-vicdani vasıflarına da şahitlik edecekleri -aldıkları destek ve ödüllerle bunun daha da iyi anlaşıldığı- Prof. Üstün Ergüder ve Prof. Ayşe Buğra’nın “ideolojik yöneticiler” tarafından hedef gösterilmesi de öyle.

Uzunca bir süredir Türkiye’de yaşananlar, neredeyse siyasi-toplumsal bir deney halini aldı. Artık çok sayıda uluslararası makalede, hem yaşananlar hem aktör performansları örnek vaka olarak yer alıyor. İnsanlara, kurumlara ve kavramlara dönük saldırılarla yürüyor süreç. Bazıları olağanüstü bir öngörülemezlik tespit ediyor, bazıları her şeyin tam “kitaptaki” gibi olduğunu. Kimileri bunun bir yeni rejim inşası olduğu kanaatinde, kimileri bir yıkım hamlesi oldu fikrinde. Niyet, varılmak istenen hedef veya alınan sonuçlarla ilgili değerlendirmelerin çok değiştirmediği bir realite işliyor. İktidar zorlandığı her alanda, geri çekilmeye hazırlanmak için de ileriye doğru hamle edebilmek için de, yeniden sertleşme yöntemlerine müracaat ediyor. Garip gelgitler halinde izlediğimiz dalgalanma, sadece iktidar içi çelişkilerden veya şartların etkisinden değil, bu salınımın sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Bahçeli, üç hafta önce “başı ezilecek yılanlar” diye işaret ettiği Boğaziçi öğrencilerine şimdi “ne istiyorsanız çözeriz” diyor. Üç ay önce “görevden affedilen” Berat Albayrak’a itibar iadesi için düğmeye basılmış görünüyor. Üç hafta önce “darbeyi yaptıran” diye işaret edilen ABD ile ilişki tamiri için lobi şirketi tutuluyor. Ama aynı zamanda bakanları gönderip “durumu izah edelim” denilen muhalefet liderlerine “adam değilmişsiniz” deniliyor. İçişleri bakanı ağaçlara adam asmaktan, yakalayıp parçalara bölmekten, “canı çıkasıca” derneklerden bahsediyor. Gergerlioğlu hamlesinin peşine yeni fezlekeler ekleniyor. Anayasa tartışmalarından önce, seçim yasası pazarlıkları kulislere düşüyor. Bunları, zorlandıkça iyice ayarlar bozuluyor diye görmek de mümkün, yeni bir ritim tutturma gayreti diye okumak da.

Garê sonrasında yaşananların, iktidarın alıştığı “serbest salınımı” epeyce bozduğu açık. Ritmin bozulacağının ilk işaretleri, kısa bir süreliğine gündem çalkalanması yaratan reform söylemi ve yine iktidarın anayasa hamlesinin aldığı reaksiyonlarda görülmüştü aslında. “En kolay” alandaki istismar imkanının geri tepmesi, üstüne muhalefetin bu beklenmedik alandan hesap soran siyasete yönelmesi iyice sarsıcı oldu. Ekonomide aşağıdan yukarıya doğru yükselen siyasi baskı iyice arttı. Tanzim satışlarda olduğu gibi bakan fedasında da, yok sayılan bir sorun için “görünürlük” ve “sorumluluk” tartışması açılması engellenemedi. İşkence, çıplak arama gibi meselelerde, “zamana bağlı iffet” ölçütüne itibar eden olmadı. Seçmene bela okumak veya oy tercihini terörle iltisaklı saymak -beklenmedik bir yerden- Akşener’den bile reaksiyon aldı.

Muhalefetin daha önce defalarca önüne gelen fırsatları pek değerlendirmeyip, şimdi hayli zor bir alandan siyaset yapmaya başlaması, ritmi değiştirecek kadar önemli. Ancak iktidarın baskıyı artırdığında bu direncin ne kadar dayanacağına ilişkin tereddütler tamamen dağılmış değil. Siyasi alanın genişleyebilmesi için ümitvar olmayı sağlayan en önemli unsur, muhalefetin çeşitli katmanlarında bu yeni tutumun destek alıyor olması. Ve galiba asıl şaşırtıcı olan; tabanın tavanın bu cesareti gösteremeyeceği, tavanın ise tabanın daha fazla reaksiyon vereceği konusundaki endişelerinin kırılmış olması. Bu sefer arada kalanlar, tavanı taban hassasiyetleri, tabanı da tavanın yeterlilikleri konusunda manipüle etmeye alışmış olan ara kadrolar oldu. Yani önce bu alandaki salınım değişti, iktidarın yarattığı kolay döngüyü bozan dinamik böyle ortaya çıktı. İmkân, “yerim dar” demekten vazgeçme cesaretiyle belirdi.