• 24.02.2022 10:34

Basında görev yapanlar kendilerinden çekinilecek insanlar değildir. Basında görev yapan arkadaşlar yağmurda, çamurda, karda, fırtınada, ayazda, soğukta, sıcakta, selde, depremde, yangında, heyelanda birçok zorluklar karşısında haber yapmaya, birçok insanın yapamayacağı, yapmak istese bile yapmaya cesaret edemeyeceği işleri yaparak toplumu bilgilendiren, bilerek veya bilmeden topluma hizmet eden çok değerli arkadaşlardır.

Basında görev yapan arkadaşların çoğu belki de çalıştığının karşılığını bile alamayan cefakar arkadaşlardır. Zor şartlarda görev yapan bu arkadaşlar görevlerini kıt imkanlarla en iyi şekilde yapmaya çalışan son derece başarılı arkadaşlardır. Basında görev yapmaya çalışan bu arkadaşlar zaman zaman yanlış da yapabilirler. Ama özellikle ilimiz için söylemek gerekirse basında görev yapan arkadaşlarımız iyi niyetli olarak görev yapan arkadaşlardır.

İlimizin idarecileri, daire müdürleri zaman zaman basın ile bir araya gelmeli, onlarla sohbet etmeli, kendi kurumlarının çalışmalarını, problemlerini basınla paylaşabilmelidirler.

Basında görev yapan arkadaşların her biri değişik siyasi görüşlerden olabilirler, bu durum doğal bir şeydir. Hiçbir basın mensubu arkadaş, kendine ait siyasi görüşünü görevi ile karıştıracak bir hamlıkta olacağını düşünmem bile. Böyle yaparlarsa zaten dışlanırlar. Basın mensubu bir arkadaşın siyasi görüşü ile devlet memurunun siyasi görüşü aslında birbirine çok benzer. Devlet memurlarının hepsinin siyasi görüşünün aynı olduğunu söylemek mümkün müdür? Devlette görev yapanlar gazetecileri de kendileri gibi görmelidir ve ayrım yapmamalıdır.

Devletin veya kurumların gazetelere bakışı ile ilgili şöyle bir örnek verebilirim. Geçtiğimiz günlerde çok iyi görüştüğüm bir arkadaş ile sohbet ederken TRT’de halen çalışmakta olan ve olaya şahit olduğunu söylediği bir arkadaştan duyduğu bir anekdotu anlattı. Olay şu:

Memleketimizde uzun süre Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yapmış olan Rahmetli Süleyman Demirel yanındaki görevlilere, gazetecilerin davet edilerek onlarla bir basın toplantısı yapmak istediğini söylemiş. Basın toplantısının yapılacağı gün ve saat tespit edilmiş. 

“İlgili görevliler kararlaştırılan gün ve saatte kendilerine göre basından birçok tecrübeli olduklarına inandıkları gazeteciyi basın toplantısına davet etmişler. Gazeteciler kendilerine gösterilen platformda yerlerini aldıktan sonra Sayın Süleyman Demirel’e haber vermişler. ‘Gazeteciler geldiler, yerlerini aldılar basın toplantısına başlayabilirsiniz’ şeklinde.

Rahmetli Demirel, gazetecilerin göremeyeceği yüksek bir yerden gelen gazetecilerin kimler olduğuna bakmış ve gelen gazeteci sayısını az veya gelenlerin de zayıf olduğunu görmüş. İlgili görevlileri yanına çağırarak şöyle söylemiş: Bu çağırdığınız gazetecilerin sayısı az ve içlerinde bana soru sorabilecek muhalif gazeteci de yok! Bana, muhalif ve güçlü gazetecileri karşıma getirin ki kuvvetli sorular sorsunlar beni açsınlar ve zora soksunlar. Ben de onlara cevap verebilmek için kendimi zorlayayım! Gelen gazetecilerin ideolojisinin ne olduğu, hangi konularda sorular sorup sormayacağı hiç önemli değilmiş sayın Demirel için.”

Diyelim ki Belediye başkanımız veya bir devlet büyüğümüz bir basın toplantısı düzenleyecek. Tüm basını yapacak olduğu basın toplantısına davet etmeli. Bırakın basın mensupları istediği gibi sorusunu sorsun. Sorunun cevabı varsa verilir, yoksa verilmez. Her soruya da aynı anda cevap verilecek diye bir mecburiyet yoktur. Verilmeyen cevap ya o anda konu hakkında bilgi eksikliği nedeniyle verilmez ya da verilecek cevap mahsurludur onun için verilmez. Cevabı alan gazeteci tatmin olur veya olmaz. Cevabı veren kişi de gazetecinin gönlünün istediği gibi cevap vermek zorunda değildir. Böyle olursa daha doğru yapılmış olur diye düşünüyorum.

Basın mensupları ile ilişkileri ben biraz da züccaciye dükkanına alışveriş yapmaya gelen müşteriye benzetirim. Dükkan sahibi müşteri ile ilgilenirken dükkan içinde nasıl ki dikkat ederek hareket ediyorsa, müşteri de zücaciye dükkanında dolaşırken çok dikkat ederek hareket etmeli her şeye elini sürmemelidir. Aksi halde kırıp dökülen olur zarar ziyan olur. Bu durumdan müşteri de, dükkan sahibi de memnun olmaz. Ama zarar ziyan olacak diye ne müşteri zücaciyeye gitmemezlik yapar ne de züccaciye sahibi müşterisini kabul etmemezlik yapmaz. Hayat bir şekilde devam eder. Öyleyse yapılacak iş şu olmalıdır. Müşteri de dükkan sahibi de dikkatli olmak durumundadır.

Hayatın tüm anlamı insanlığa hizmet etmektir. Herkes dünyayı değiştirmek ister, ancak kimse kendini değiştirmeyi aklından bile geçirmez. Gerçek hayat, ancak ufak değişiklikler olduğunda yaşanır. Yanlış bir şey, çoğunluk aynı fikirde diye yanlış olmaktan kurtulmaz.

Basın mensupları da, kamuoyunu bilgilendirmek durumunda olanların da dikkatli olmaları gerekir. Her şeye rağmen kaza olur mu? Olur. Allah büyüğünden korusun. Önemli olan niyettir. Niyeti hayır olanın akıbeti de hayır olur inşallah.

Hayat bir okuldur. Bu okuldan mezun olan yoktur diye düşünüyorum. Çünkü her gün yeni yeni şeyler öğreniyoruz. Ne dersiniz? Hoşça kalın