• 14.06.2016 00:00
  • (1427)

 Her zamanki gibi çizgili beyaz gömleğini bol pantolonunun üzerine çekmiş, tombul yanaklarından aşağıya doğru uzanan siyah gür sakallarını tel tel taramıştı. Gülümsediği zaman görünen dişleri yine her zamanki gibi bembeyazdı. İçinde fıstık, ceviz helva, İran hurması ve daha birkaç çeşit çerez sayılabilecek yiyeceklerin bulunduğu üzeri açık karton kutuyu yan masaya bırakarak mahcup bir gülümsemeyle masamıza yaklaştı.

“- Buyur Abdüssamed, gel otur.”

Cedidiye camisi önünde Ümit Hoca ile oturuyordum. Abdüssamed usulca sandalyeye ilişti. Yüzü al al oldu. Belli ki bir sıkıntısı vardı.

“- Hayrola Abdüssamed?”

Kırık Türkçesiyle “bir sıkıntım var” dedi, “sizi ağabey biliyorum, söylesem mi bilmem ki”.

“- Buyur Abdüssamed” dedim, elbette dinleriz.

“- Burada vatandaşlık alabilmem için iki sıkıntıyı aşmam lazım” dedi. “Birincisi, üzerime bir ev istiyorlar. Tapu olması lazım. O konuyu aşacağız galiba. Bir tanıdık evi üzerime yapacak. İkincisi zor. Çoluk çocuk komple Afganistan’a gidip geri gelmemizi istiyorlar. Sadece bilet parası on üç bin lira. Beş bin de buradaki tapu parası, on sekiz bin lira. Beni görüyorsunuz, kendimi zor geçindirirken bu yükü ben nasıl kaldırırım ağabey?”

Keyfimiz birden kaçmıştı. Abdüssamed’i birkaç yıldan beri tanıyordum. Daha yeni yeni Türkçe kelimeler kuruyorken bir gün yanına gidip biraz konuşmuştum.

Otuz beş yaşlarındaydı.Afganistanlıydı. Daha yedi sekiz yaşlarında Rusların Afganistan’ı işgali ile Afganistan toz duman iken babası onları alıp birkaç aile İran’a sığınmışlardı. Yirmi yedi yıl İran’da kalmışlardı. Beraber göçtükleri bir akrabasının kızı ile orada evlenmiş ve çocukları olmuştu. “Neden İran’ı terk ettiniz?” Sorusunun cevabı daha hazindi. İran Sünni oldukları için bunlara hiçbir tutacak dal uzatmamıştı. Kimlik vermemişti, çocukları okula almamıştı. Üstelik her yıl ciddi miktarda “toprak bastı” parası alarak iyiden iyiye sıkıştırarak “gitsin”e tutmuşlardı.

Nitekim Abdüssamed, eşi, dört çocuğu ve babasıyla bundan dört beş yıl önce Türkiye’ye giriş yapmışlar ve Düzce’ye gelmişlerdi. Devlet onlara birer “sığınmacı” kimliği vermişti.

Bundan sonrasını biraz biliyorum. Abdüssamed, girişken bir delikanlı. Her işe girişti. Bir ara simit sattı, tutunamadı zira kapalı araba alacak parası yoktu, açıkta da sattırmadılar. Sonra derme çatma bir araba bulup “Afgan böreği” satmaya başladı, o da yürümedi. Boyacılık yaptı bir ara. Sonra boya sandığını yaşlı babasına verdi, kendisi karton kutuda çerez satmaya başladı. Her daim bakımlı görüntüsüyle ve sempatik tavırlarıyla ilgi çekti. Düzce’yi sevmişti. Vatan bellemişti. Geçim için çırpınıyordu ama huzurluydu. Vatansızlığının mahcubiyetini her daim gözlerinden okuyabiliyordunuz.

“- Peki, o parayı bulamazsan ne olur Abdüssamed?” diye sordum, bir kurtarıcı bekleyen gözlerini gözlerimde buluşturdu:

“- On beş gün süre verirler ağabey. Sonra sınır dışı ederler.”

“- Peki, Afganistan’da sizden birileri var mı, haberleştiğin?”

Acı acı gülümsedi:

“- Ağabey, onların kendilerine hayrı yok, bize ne yapsınlar?”

Son sözü ise hâlâ içimde bir taş gibi duruyor:

“- Ağabey, burayı vatan bildim. Buradan da gidersem, batıdan başka gidecek yön yok. Çoluk çocuğumu alır da Avrupa yollarına düşersem, Allah korusun, başıma bir şey geldiğinde çocuklarımı Hristiyan yaparlarsa bunun vebalini nasıl taşırım?”

Abdüssamed bir tarafa da, o vebali biz nasıl taşırız?