• 17.12.2015 00:00
  • (1703)

 Düzce Kültür Sanat Sempozyumunun ikincisini de geride bıraktık. Pelemir Otel’de gerçekleşen Sempozyum, eksikleriyle beraber Düzce’nin bilinmeyen bazı yönlerini daha ortaya çıkardı ve kayıtlara geçirdi. Fakir de, “Orman Köylerinin Göç Serüveni” başlığı altında Akçakoca Kurugöl Köyü’nün iki taraflı göç hikâyesini anlatan bir bildiri sundum. Ayrıca sanat çalışmalarımla etkinliklere katkıda bulundum.

 

Bu Sempozyum Konuralp ağırlıklıydı. Ancak her iki sempozyuma da baktığımızda, Düzce’deki etnik ve kültürel farklılıkların,  dil yapıları, yemek ve giyim kuşam gelenekleri, göçler sırasında yaşadığı zorluklar vs. gibi çeşitli yönleriyle oldukça ayrıntılı malzemelerin ortaya çıkartıldığını görüyoruz. Katılımcı seçimlerinde her kimliğin adaletli bir yaklaşımla temsil edilememesi, kültür kazılarının dengeli olmadığı izlenimini veriyor ama doğrusu onlarla ilgili araştırmacı mı bulamıyorlar, yoksa hikâyeleri mi unutuldu, bilmiyorum. Meselâ özellikle Akçakoca’nın çevresinde yurt edinen Hemşinlilerin veya diğer Doğu Karadeniz ‘den gelen insanların hikâyelerinin de gün yüzüne çıkarılmasını isterdim. Ayrıca “manav” dediğimiz yerlilerin kültür kazılarının veya Düzce romanlarının da işlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Ne var ki, bu gibi çalışmalar devam ettikçe, eksik kalan konular tamamlanacak ve geleceğe bu anlamda kalıcı bir külliyat bırakmış olacağız.

 

Şimdi can alıcı soru şu: acaba Düzce’de kaliteli insanların ortaya çıkarılması noktasında, farklılıklarımızı zenginlik olarak kabullenip, hangimizden gelirse gelsin, kaliteyi ve başarıyı ön planda tutarak Düzce’ye insan kazandırma ve onu ileriye taşımak için birlikte mi hareket ediyoruz, yoksa bizden olunca başarıya ve kaliteye bakmadan destekliyor, başkası olunca köstekliyor muyuz?

 

Bu konuda siyasi arena, bir anlamda turnusol kâğıdımızdır. Maalesef kırk yıla yakın Düzce’de olup biteni gözlemleyen biri olarak gördüğüm şudur: bizden olsun çamurdan olsun zihniyeti habis bir ur gibi her tarafımıza yayılmış, bizi maraz bırakmakta, gücümüzü kuvvetimizi boşa çıkarmaktadır. 

 

Siyasette, bürokraside, sanatta, ekonomik hayatta ve daha bilmem hangi alanda fark yaratan, başarı kazanan ve bir yerlere gelmeye çabalayan insanların önüne çıkan en büyük engel, Düzce’nin çeşitliliğine katkıda bulunan diğer kültürlere mensup kişilerin ya kösteği, ya da ilgisizliğidir. Bu durum, kaliteyi değil, kayırmacılığı ön plâna taşımaktadır.

 

Düzce, Ankara ve İstanbul’un orta yerinde, başka bir deyişle Türkiye’nin merkezinde olmasına rağmen neden ülke çapında şahsiyetler çıkaramıyoruz? Her iki metropolün günübirlik mesafesinde olmamıza rağmen neden turizmde doğal potansiyelimizi kullanamıyoruz, mahalli idarecilerimizi eleştirmenin yanında neden şehrin dizaynı konusunda öteden beri önümüze engeller çıkıyor, neden her konuda gücümüzü birleştiremiyoruz?

 

Çünkü hangi etnik kültüre sahip olursak olalım hangi konuda ne gibi başarı kazanmış olursak olalım, hepimiz, bir noktadan sonra azınlıkta kalıyoruz. Topyekûn bir gücü, bizi ileriye fırlatabilecek bir toplumsal desteği, işte “ayrı dünyaların insanı” olduğumuzdan dolayı sağlayamıyoruz.

 

Başka bir anlamda Türkiye gibiyiz. Aynı kaderi paylaştığımızın, birbirimizi çekiştirmekten dolayı gücümüzü kaybettiğimizin, sürekli kan kaybına uğradığımızın farkında değiliz. Belki farkındayız da, kahrolası egolarımız ve asabiyet duygularımız bizi bırakmıyor.

 

Sanki aynı çanaktan beslenmiyormuşuz gibi, sanki gelecek bir tehlike karşısında birbirimize sarılmayacakmışız gibi.

 

Birbirimizi yemekten usanmadık mı?