• 17.04.2020 00:00
  • (351)

 Zaten Akçakoca 70/75 yıl öncesine göre erozyona uğramış gibi.

Bunda, okuma yazma oranının artmasının, buna mukabil kişilerin daha çok maddiyata önem vermeleri ve mahallelerden göçlerin olması.

Bazı durumu ailelerin büyük şehirlere, bazı ailelerin de çarşı merkezlerine taşınması, yerlerine de köylerimizden inenlerin yerleşmesinin neden olduğunu düşünüyorum.

Bu durumu son yıllarda güzel çalışmalar yaparak Mahallemizi dışarıya duyuran TAHMED in düzeltebilmesini içten dilerim.

Akçakoca’mız, komşu kazalarla fazla bir ilişkisi olmayan küçük şirin bir kasabaydı.

İstanbul, Ereğli ve Zonguldak’la ilişkisi haftada bir gün gelen DY yolcu vapuru ileydi.

Düzce ile 1945 öncesi fayton la,45 den sonra 20 kişilik bugünün midübüs türü arabayla olabiliyordu. Bunlardan da ancak birkaç kuruşu olan tabaka yararlanabiliyordu.

Zira devir çarık devriydi. O zamanlar nüfus 2500_3000 olup ancak 500 kişisi Düzce’ye gidebilmiştir.

Mahalle halkı bu konuda biraz daha şanslıydı.

Zira mahalle halkının bir bölümü deniz nakliyesi ile geçiniyordu.

Bir teknenin İstanbul’a gidiş gelişi 2,5 -3 ay sürüyordu. İstanbul’a fındık ve mısır götürüyor dönüşte de bakkaliye getiriyorlardı.

Dolayısıyla mahalleli gemiciler İstanbul’la irtibatlıydılar.

Geçim, miktar olarak az olmasına, para etmemesine rağmen fındıktı. Daha ziyade bakkallık, fırıncılık, lokantacılık, terzilik, kundura imalatı ve tamirciliği, kahvecilik gibi küçük esnaflıktı.

Kasap 40’lı yıllarda ya bir tane ya da iki tane olup onlar da lokantalar içindi. Aileler kurbanlarından elde ettikleri kıymaları kavurup büyük tencerelere basar bir yıl yemekleri onunla pişirirlerdi.

Manavlık,50 li yıllardan sonra başladı. O da Düzceli idi.

Her ailenin bahçesinde yetiştirdiği sebzelerle manavsız yıllarca idare etmişlerdir.

Genelde hamur yemekleri beslenmede önde gelirdi.

İlkbaharda dut pekmezi bir yıl yetecek miktarda yapılırdı.

Erikten bir kış yetecek pestil yapılır tahtalarda kurutulurdu.

Elmadan, armuttan kak olarak kesilip fırında pişirilerek saklanırdı.

Sonbaharda fındık işleri bittikten sonra generallikle komşular bir araya gelir, kuru yufka, kuskus, erişte, yoğurt ve kızılcık (KİREN ) tarhanaları yapılırdı.

Un daha çok değirmene buğday ve mısır verilerek elde edilirdi.

Tarhanalar o kadar iptidai olurdu ki büyük parçalar halinde kurutulurdu.

Şimdiki gibi içine içine domates biber nane katılmazdı.

Şimdiki gibi mikserler olmadığından, pişirileceği niyet edilince birkaç saat önceden suya yatırılıp akşam ezilerek pişime başlanırdı.

Aksi halde toalar oluşurdu.

Kiren tarhanasını genelde Akçakoca’dan başka bir yerde görmedim.

Ben de şifalı olduğuna inanır en küçük soğuk algınlığında pişirtirim.

Yemeklere hamur işleri hâkimdi genelde.

Yine zaman zaman komşular bir araya gelir, saçta, dizleme, bazlama, kırtık malay yaparlardı.

Malay mısır unundan, kırtık da normal un ile dut balının karıştırılmasından elde edilen hamurun pişirilmesi şeklinde yapılırdı zannedersem.

Evlere genelde peynir girmez onun yerine keş kullanılırdı.

Keşi girdiği güzel yemeklerden birisi de KEŞLİ KAYGANA dır.

Biraz acılı olursa çok güzel bir mezedir.

Bizim evde mesela 25_30 adet kayganayı aynı anda pişirebilen özel tavamız vardı.

Yoğurt çoklukla süzme yoğurt olarak kullanılırdı.

Isınma fındık kabuğu ile odunlaydı.

Köylü sonbaharda öküz arabalarıyla mahalle aralarında 3.5-4m uzunluğunda köylüler 5 ile 10 lira arasında(arabası) satılırdı.

Fındık budanmasından çıkan, açma esnasında çıkan kökler ocakta yakılır, üzerine sacağı konularak yemek pişirilir, su ısıtılırdı. Ocağın başına(çatmin denir) 3-4 kişi oturur hem ısınır hem de muhabbet ederlerdi, bugünkü şömineler gibi.

Evlerde aydınlatma genelde 5 numara gaz lambasıyla ve tuvalet yolunda idare(şinanay) kullanılırdı,

Durumu iyi evlerde büyük 7 numara süslü lambalarla veya Lüks (gaz yağını fitile püskürtülerek elde edilen parlak kuvvetli ışık verir) kullanılırdı.

Giyim, erkekler takım elbise giyerler altına ayakkabı giyerlerdi.

Kışın da mes lastik.

Hanımlar mintan, yelek, şalvar, örtme şeklinde.

Kışın örtme daha kalın olan atkıya dönerdi.

Evde başlarına üçgen şeklinde kenarları oya işlemeli bir örtü örterlerdi.

Şimdiki gibi sıkmabaş değil ,alınlarında kakül gibi sarkan bir tutam saç bırakırlardı.

Akçakocalıların çok özel konuşma şekilleri vardı.

Birbirlerine gayet saygılı ve nazik şekilde Bay, bey, efendi, ağa, hanım diye hitap ederler fakat onları o kadar kısaltırlar ki kelimenin yarısı yok olurdu.

Şimdi o şivenin yok olduğunu görüyorum.

Emne Genaba (Emine Gelin abla )

Hacımetler(Hacı Memetler)

Alibömerler (ALİ BEYİN ÖMERLER)

Fisenbeyler (Hüseyin Beyler)

Karaveller (KARA VELİLER )

KÖBÜR(kapının önü)

EYEN (evin önü )

TOMAT (Damın altı)

ELET (Götür)

ME (Al, buyur)

BURİ GE (Buraya gel)

AYBİR (Şey,eşya)

INGILDAMAK (Kıpırdamak, kımıldamak)

Mekmen (MERDİVEN)

HANGINDAN (hangisinden)

Aşanım(Ayşe Hanım ) Emnenim (Emine hanım) .