• 4.07.2021 08:56
  • (41)

(Tarz açısından bu sözcüğü kullanmak zorunda kaldığım için özür dilerim. Ama zorundaydım)

Son günlerde gazetecilere karşı gösterilen şiddet ve orantısız gücü karşı, görüşlerine değer verdiğim ve yazılarımı okuduğunu bildiğim abim Murat Batur sosyal medya üzerinden: ‘Bir gazeteci görev yaparken polis tarafından dövülüyor… Düzce basını suskun mu?’ diye yazınca, 40 küsur yılını sadece gazeteci olarak geçirmiş bir kişi olarak ses vermek istedim.

Gazeteciliğimde, buna bağlı olarak yapmaya çalıştığım yorumlarımda yöntemim ‘resmin bütününe’ bakmaktır. Çünkü neden/sonuç ilişkisinin en temel çıkış noktasının bu olduğunu düşünüyorum. Bir ‘vukuatın’ nedeninin ‘vaka’lar üzerinden kurgulandığına inanıyorum. Mesela, konu polisin şiddet kullanması ise; ‘bir emir kulu olarak’ Onların ‘göklerden gelen bir kararla’ hareket ettiklerini düşünüyorum.

Gazetecilik mesleğimde, ‘şahsımın’ bir ‘zillet’ olduğumun bilinci ile hareket ediyorum. Ak parti muhalifi tüm gazeteciler için durum farklı değildir.

Şimdi sizlere olay-yeri durum tespiti yapıyorum. Bir filmden yola çıkarak.

Film bir köyde geçer. Köyde olup biten tüm olumsuzlukların sorumlusu, tepenin ardındaki kim olduğu belirsiz ‘düşman’dır. Köylüler, tepenin ardındaki düşmana karşı bilenmekten, onu ortadan kaldırmayı düşünmekten, asıl sorunun kendi içlerinde olduğunu görmezler. Türkiye’de siyaset bu filme benziyor. Toplumun ortasına bir duvar örülmüş. Başımıza gelen tüm kötülüklerin sorumlusu duvarın ardındaki  ‘öteki’. ‘Öteki’ düşmandır, teröristtir, vatan hainidir. O zaman ona karşı savaşmak, onu ortadan kaldırmak gerekir.

Ak parti ile Türkiye’de insanlar kutuplaştırıldı. Toplumun ortasına bir duvar çekildi. Duvarın iki tarafındakiler birbirlerini görüyor ama işitmiyorlar. Birbirlerinin varlıklarına katlanamıyorlar. Lider, ‘milletim’ dediği zaman toplumun kendini destekleyen yarısını kastediyor. Geri kalan ise düşman, terörist, hain.

Böyle bir ortamda önemi olan partinin programları değil, liderlerin seçmenin zihninde yarattığı imgelerdir. Bundan ötürü, Ak parti milletvekili,  “Allah sizden emaneti ehline vermenizi emrediyor, bu emir hepimiz için geçerli, sadece yöneticiler için değil, herkes için halk için de geçerlidir. Halk emaneti nasıl verir? Sandığın başına gider, oyunu atar ve emanetini verir. Allah size bir emanet veriyorsa, bunun hesabını soracak demektir. Vicdan rahatlığıyla size diyorum ki, yarın inşallah mahşerde Allah’ın karşısına çıktığınız zaman, o emaneti bize verdiğinizden dolayı, size inşallah hiçbir hesap sormayacak” diyebiliyor.

Koca bir Üniversitenin Rektörü , "İslami olarak Cumhurbaşkanına itaat etmek farzı ayın'dır. Karşı gelmek de harpten kaçmak manasına gelir haramdır. Biz itaat ediyoruz” diyebiliyor.

Dolayısıyla böyle bir ortamda sandığa giden Ak partili siyasetçi  “Zillet ittifakı ülkemizi bölmeye çalışıyor. Ezan, bayrak ve vatan düşmanlarına sandıkta bir Osmanlı tokadı bekliyoruz. Rabbimizin izniyle, bu Cumhur İttifakı’yla pazara kadar değil mezara kadar gideceğiz inşallah. Bu düşmanları da bu memlekette yok edene kadar, kanımızın son damlasına kadar mücadele verip Rabbimin izniyle bunların içte ve dışta anasını belleyeceğiz. Ak partinin seçim kazanması göklerden inen bir karardır’ deyiveriyor. Gö… kılı olmak da, dinsel unvanlar da halk arasında geniş bir skalaya yayılabiliyor.

İşte iktidar yanlısı gazeteciler de, şiddet uygulayan güvenlik güçleri, siyasetçileri de bu ‘Osmanlı tokadının’ bir parçasıdırlar.

Burada mesele ‘Yeşil’den kaynaklanıyor. Güvenlik güçlerinden bir bölümü ‘Yeşilvari’ (Kendisinin akıbeti hiç bilinemedi) göklerden inen kararın tokadını yapıştırır; gazetecilerin ‘Yeşil’i ise ceplerine doldurdukları ‘dolarlardır’. Kimileri yeşilleri yüzlerinde yellendirir, kimileri de altına tutamaz, altlarından ‘yellenir’. Mesele hep ‘Yeşil’e bürünmektir. Siyasetçisi de yüzlerinin YEŞİL’e dönük olduğunu hiç saklamadı ki zaten.

Senin de gördüğün gibi Murat abi, ‘resmin bütünü’ çok bulanık.