• 14.04.2021 00:00
  • (427)

 İsmini vermek istemem; yazarsam O’nun için ‘reklam’ bile olabilir. En iyisi siz ‘ Bir lafa bakarım laf mı diye, bir de adama bakar adam mı diye’ kabilinden değerlendirebilirsiniz. 

O kişi, bir süre önce ‘kokain/pudra şekeri’ gündeminde muhatap kişinin hareketini ‘suçun şahsiliği’ üzerinde değerlendiren bir yazı yazdı.

Tabii ki, ‘kokainci’ kişinin nasıl bir ‘fırsat’ yakaladığını, bu fırsatları nasıl ‘çıkarına’ kullandığı, davranışının ‘şahsiyetten’ çıkıp nasıl bir ‘toplumsal sorun’ oluşturduğu üzerine bir yazı yazmayacağım. İnsanların her birinin birey olarak bir niyeti vardır ve bu duruma göre hesabını yapar.

Peki ya hayvanlar? Size şimdi iki yaşanmış/gerçek bir öykü sunuyorum.

Ceylanpınar’da daha önce koyunların serbestçe otlandıkları meralar devlet kurumuna devredilir. O saatten sonra da artık o meraların bir sahibi vardır. Her kim ‘koyun’ o meraya girip otlanırsa gözaltına alınıyor.  Kısa süre içinde gözaltında tutulan koyunları sayısı 82 oluyor. Koyunların hepsi bir arada. Kimileri yeni doğum yapmış koyunlar. Sahibi gelecek ki, koyunları çıkarsın. Tabii kurum, meraya girilmesi yasak olmasına rağmen koyununu oraya bırakan sahibinden para cezası istiyor. Sahibi koyununu almazsa, koyunlar perişan.

Koyunların ne günahı var. ‘Suçun şahsiliği’ ilkesi burada işlemiyor tabii ki, çünkü o koyunlar birer ‘mal’ olarak görülüyorlar!

***

O ‘mallara’ ilişkin, bir milli eğitim müfettişinin anısını aktarıyorum.

“Yatılı lisenin ilk sınıfındayım.  Sömestre tatili için eve gelmiştim. En sevdiğim şey köpeğimiz ‘Paşa’ ile karda oynamaktı.

Paşa; sarıya çalan tüyleriyle kırma bir çoban köpeğiydi.

O gece babamla annem arkadaşlarının düğünü için yakındaki kabaya gittiler. Hiç kimseye kapıyı açmamam için sıkı sıkı tembih etmişlerdi. Gecenin bir saatinde çevreden kurt sesleri gelmeye başladı. Kurtların aç kaldıklarında kasabaya indiklerini hep anlatırlardı.

Paşa, bağırıp sağa-sola koşarak onları uzak tutmak istiyordu. Ama kurt sesleri giderek yaklaştı. Paşa, gerileyerek kapıya kadar dayanmıştı. Sırtını kapıya dayadığını hissediyordum.

Bir ara biz oynarken çıkarttığı sese benzer ince sesler çıkarttı. Bir şekilde yeni yanına istiyordu, belki de kapıyı açıp içeri almamı bekliyordu.

Sonra yine o gür sesi ile bağırmaya başlamıştı.

Ona kapıyı açmak istedim ama korkmuştum.

Zaman zaman bedeni kapıya vuruyordu.

Kurtların ulumaları dışında hırıltılarını da duymaya başlamıştım. Bir ara kapının önünde bir kıyamet koptu, Paşa’nın kavgacı sesi acı çığlıklarına döndü, hırlamalar, boğulma sesi birbirine karıştı.

Sonra uzun bir sessizlik oldu.

Sabahleyin babamlar geldiğinde, sağda-solda Paşa’nın sarı tüyleri kalmıştı.

Ben ise; şimdi milli eğitim müfettişiyim, ona kapıyı açmamanın, içeriye almamanın utancı içinde, yıllarca gizli gizli ağladım.

Babama, ‘ Ama her taraf açıktı, niye kaçmadı?’ dediğimde babam yanıtlamıştı:

“Çünkü, içeride sen vardın”

O koyunlar, bu köpek ‘Mal’ haa…

Bu satırdan sonra ne yazsam, suç işlerim. Aklınıza geleni siz ilave edin.