• 10.03.2021 00:00
  • (323)

 AKP’nin İstanbul il başkanlığına Pelikancı olduğu iddia edilen Bayram Şenocak yerine MGV kökenli Osman Nuri Kabaktepe’nin getirilmesiyle bir kan değişikliği yaşandı. Ardından 2015 yılından bu yana AK Parti Kadın Kolları Başkanı olan Ankara Milletvekili Lütfiye Selva Çam'ın yerine Düzce Milletvekili Ayşe Keşir'in aday gösterilmesi kararlaştırıldı. Bütün bunlar AKP’de yaşanan erozyonun durdurulması içindi. Peki yıllarca partide lidere en fazla methiye düzen, meydanlarda en fazla “Reis” övgüsü yapanlar stratejik makamlara getirilirken, ne oldu da rota değişti ve dümen kırılma ihtiyacı hissedildi? Bir başka deyişle hangi dağda kurt öldü?

Kimse kimseyi kandırmasın; AKP bir lider partisi; hiçbir zaman bir ideoloji ve dava partisi olmadı. Defalarca yazılıp çizildiği için AKP oportünizmini, parti yönetiminin ideolojisizliğini, topluma verilen nabza göre şerbeti burada tartışacak değilim. Buna dair kimsenin farklı bir argümanı yok zaten, AKP’lilerin kendisi de parti kadrolarının ve tabanının içinde bulunduğu davasızlıktan (ideolojinin sağlayacağı motivasyondan mahrum olmaktan) ve konformizmden şikâyetçi. Ancak birkaç kozmetik değişiklikle AKP’de bir şeylerin gerçekten değişeceğini düşünmeli miyiz?

AKP kentli, eğitimli kitlelere hitap etme yeteneğini yitirdi. 2003’te sırtını Anadolu’nun yükselen sermayesine dayayan, değişimin önünü açmaya çalışan, yeniliğin bayraktarlığını yapmaya hazır, kadroları buna müsait bir parti vardı. Şimdi o partiden geriye şovenist, değişim yerine statükonun muhafızlığına soyunmuş bir “parti” kaldı. Ayrıca AKP’nin parti niteliğini yitirerek lider partisi haline dönüşmüş olması da cabası. Asıl muhafazakârlar, toplum bu kadar hırpalandıktan ve muhalifler bunca haksızlığa ve acımasızlığa maruz kaldıktan sonra Erdoğan sonrası süreçte ne yapacaklar, buna kafa yormaları gerekiyor.

Partide gidişatı rasyonel bir noktaya çekecek, içinde bulunduğu ataletten ve metal yorgunluğundan kurtaracak, hatalarını gözden geçirmesini sağlayacak bir ufuk görünmüyor. Her şeyden önce AKP’yi besleyecek gençlik kolları yok, Saadet Partisi’nin AGD’sinden yaptığı transferler taşıma sudur, taşıma suyla değirmen dönmez. Kendisini davaya değil ranta vermiş bir AKP Gençliği var ve bu gençliğin manevi dinamizmi giderek erozyona uğrarken, rant dinamizmi ise biraz daha güçleniyor. Bu yapılan ve oldukça önemli gibi lanse edilen bu iki ismin işbaşına getirilmesi, genel olarak teşkilatta köklü bir dönüşümün parçası olsaydı eğer, buna yolsuzluklarla mücadele ile adalet ve özgürlük yönünde bir değişimin eşlik etmesi gerekirdi. Hukuku kendi iktidarını güçlendirmek, kendi koltuğunu sağlama almak için araçsallaştırmaya ilişkin bir tutumun eşlik etmesi gerekirdi. Ama heyhat... Açıklanan İnsan Hakları Eylem Planı’nı kendi tabanı bile inandırıcı bulmuyor.

Teorik olarak evet, diğer bütün kurumlar ve siyasi ve toplumsal yapılar gibi AKP de değişebilir. Değişim, hayatın kendisidir, bu yüzden değişmeyen yapı yok gibidir. Nitekim AKP’nin toplumsal değişim diskuruyla geldiği halde, süreç içerisinde statükonun temsilcisi haline gelmesi de bir değişim sayesinde oldu, ama negatif bir değişimdi bu ve hak ve özgürlükler alanında ülkeyi elli yıl geri götürdü. Parti liderinin, en yakınındaki isimleri dolaylı olarak tasfiyesi, ülkedeki kurumsal yapıyı tahrip etmesi, parti içindeki otoriter yapıyı başkanlık sistemiyle birlikte Türkiye’ye taşıması vs. gibi adımlar aslında AKP ve Türkiye’nin yaşadığı negatif değişimin sadece görünen yüzüydü. Daha derinlerde yatan şey ise AKP sosyolojisinin tabandaki çürüme, güç ve rahatlığın sağladığı özgüven hali ve bunun beraberinde getirdiği amaçsızlıktır, bu net. Bütün devlet ele geçirildi ama İslamî ideallerin hiçbiri gerçekleştirilemediği gibi zulüm ve haksızlıklar eskisinden de beter hale geldi. Neo-liberalizmin insanlık dışı distopyasına teslim olunmasının yanı sıra çevreyi en fazla tahrip eden siyasi parti unvanını almayı bile başarabildi(!) Ülke polis devletine çevrildi, OHAL güya kalktığı halde onun getirdiği kanunsuzluk hâlâ toplumun üzerinden buldozer gibi geçmeye devam ediyor. Böyle bir tabloyu, Türkiye’nin zaten 1946 yılında İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ni kabul ettiğini deklare ettiği ilkeler bütününü yeni bir şeymiş gibi açıklayarak bu işler olmaz. İcraata dönük bir kararlılık ve samimi adımlar gerekli.

Yeni seçilen il başkanının söylemine baktığımızda ise bu konulara ilişkin en küçük bir değini dahi yok. Gençleri bağımlılıktan kurtaracak projelere destek vermeye “çalışacakları”ndan bahsediyor. Söylemi bile özgüvenden yoksun. İstanbul’u geri almaktan bahsediyor, yeniden '94 ruhuna dönmekten dem vuruyor. Adalet, özgürlük, hak, hukuk vs. Kabaktepe’nin gündeminde yok, onu işbaşına getiren iradenin zihin dünyası irdelediğinde zaten bunun mümkün olmadığı son derece açık. Ayrıca yeni İstanbul il başkanının geçmişte ve hâlâ iktidarla iş yapan bir şirketin ortaklarından olması da, böyle bir portrenin AKP’nin yaşadığı derin krize çözüm olup olamayacağı hakkında bizlere az çok bir fikir veriyor. Ayasofya’da gençleri sabah namazına çağırması, Saadet Partisi organizasyonlarının basit taklidinden öteye gidemiyor.

90’lı yıllarda altı dar üstü bol şalvar model pantolon, üstünde emanet gibi duran yelek ve montun içindeki gencin yüzündeki ihlas ve samimiyeti, acaba saçını özenle taramış, parlak ve fiyakalı elbisesiyle AKP rantından nemalandığı her halinden belli olan şahsın yüzünde görmek mümkün mü? Dileyenler o fotoğraflara bir kez daha bakabilirler.

Yeni il başkanının konuşmalarına bakıldığında AKP kurmaylarının söylemlerine yansımakta olan o klişeleri, klasik bürokrat lafazanlıklarını, AKP’nin üst düzey yönetiminden hızla partinin bütün katmanlarına sirayet etmiş olan o bıkkınlık ve yılgınlığı görmek rahatlıkla mümkün. Bu konuşmaları dinleyenler, AKP’nin o devletleşip güç sahibi olunca heyecanını yitirmiş, “devrimciliği”ni kuytu bir yerlerde bırakmış, partiye taze kan olmaktan çok uzak bir anlayışın kendisini tekrar ettiğini görecektir. Kendisi kısır döngüden kurtulamayan bir zihin, ülkeyi nasıl kurtarabilir ki? Kısacası, yaptığı açıklamaların tıpkı lideri gibi bitmek tükenmek bilmeyen polemiklere girmekten başka yapacağı bir şey olmadığını ve dünyaya dair söyleyeceği yeni bir söz, partiye verebileceği yeni bir şey bulunmadığı aşikâr.

Öncelikle, her reform çabası ve girişimi, işin özüne ilişkin bir özeleştiriyle başlar ve başlamalıdır. Detaylara ilişkin değil, hedefi on ikiden vuracak özeleştiriyi ihtiva etmeyen bir “reform” girişimi, göz boyamadır ve dolayısıyla da daha işin başında başarısızlığa mahkûmdur. Ekonomik krizin varlığı kabul edilmeyecek, AKP’deki kirlenme itiraf edilmeyecek, iş ciddiye alınmayacak ve algıya oynanacaksa ne siz bizi yorun ne de biz sizi.