Back To Top
  • Saim TUT
    Saim TUT
Tadımız yok!

Tadımız yok!

 - Tarih 18.04.2020
- A +

  Koronavirüsün, tüm dünya halklarının ve biz Türkiyelilerin alışageldiği klasik yaşam döngüsünü felce uğratıp barınaklardan çıkmama esaslı bir hayat tarzını dayattığı şu bir an önce bitmesini arzuladığımız iç karartıcı günlerde, siyasi atmosfer de -maalesef- bir o denli bunaltıcı.

İnsanların büyük oranda can ve ekmek derdine düştüğü bir dönemde sağlam bir alt yapı ve genel bir konsensüs sağlanmadan yangından mal kaçırırcasına çıkarılan ve adı her ne kadar  ‘’ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazı hakkındaki kanun’’ olsa da doğuracağı sonuçlar açısından bal gibi af niteliğindeki düzenlemenin içinde barındırdığı çelişkiler ve adalet duygusunu rencide edici umumi vasfının meclis çoğunluğuna güvenilerek önemsenmemesi anlaşılır olmaktan çok uzak.  Aynı şekilde siyasi intikam saikleriyle  Şehir Üniversitesini kapatmaya yönelik olduğu apaçık ve ancak bundan sonra bırakın tarafsızlığı, iktidarların kullanışlı ve sadık aparatı olmayacak tüm vakıfların ve ait eğitim kurumlarının üzerinde Demoklesin kılıcı gibi sallanacak bir kanun da, hiçbir vicdani, ahlaki ve hukuki kaygı gözetilmeksizin dün itibariyle kimsenin gözünün yaşına bakmaksızın çıkartılabildi.

Bu yazı, yarına ve geleceğe dair kıymetli okuyucuya umutsuzluk zerk etmek ve veya hasmane duygularla iktidarı tefe koymak gibisinden hedefler asla içermiyor. Ancak bazen sadece gözlem ve tespitler bile oldukça can yakıcı olabiliyor.

Sonra, Türkiye’de alanlarının en iyisi olan duayen hukukçular, ilim ve siyaset adamları, direkt muhataplar bu konulardaki görüş ve eleştirilerini -her ne kadar neredeyse tamamına yakınını iktidarın kontrol ettiği basın-yayın organlarında yer verilmese de- dile getirip hatta Cumhurbaşkanına kadar ilettikleri halde bir sonuç alamamışlarsa, benim burada çizebileceğim karamsarlık tablosu durumu daha ne kadar vahimleştirebilir ve ne önemi olabilir ki? Bu af yasasının, sırf iktidarlarını korumak adına desteğine ihtiyaç duydukları partinin liderinin bir "kabadayı"nın serbest kalmasını istedi diye çıkarıldığı şeklinde kamuoyunda oluşan algıyı, hükümet edenler zerre önemsemiyorlar ise, benim burada kaleme aldıklarım neyi değiştirebilir ki? Tabi yarın bir nedenle bu partinin desteği kesilir ve iktidarın aleyhine geçerse yeni bir  “ne istediniz de vermedik” vakası yaşanır mı, bunu şimdiden kestirebilmek çok zor.

Birlikte yol yürüdüğü ve bu ülkedeki en büyük dönüşümleri beraber gerçekleştirdiği “dava’” arkadaşlarıyla iltisaklı bir eğitim kurumunu, aralarında siyasi görüş ve usul farklılıkları çıkması nedeniyle kapatmaya karar veren, hatta onları dolandırıcılıkla suçlayan Müslüman bir lider ortaya çıkan manzara nedeniyle sıkıntı duymuyorsa benim değerlendirmelerimin ne anlamı olabilir ki?

İktidar, yıllar içerisinde sahip olduğu ya da kontrolüne geçirdiği  %90’lık konvansiyonel medya gücünü halen yetersiz görüyor ve makul muhalif sesleri dahi neredeyse Korona gibi yok olması -edilmesi- gereken zararlı virüsler gibi algılıyorsa, bulabileceğim hangi başka kelimelerle insanımızı yeise sürükleyebilirim ki?

Sosyal mecrayı kasıp kavuran, her türlü haysiyet cellatlığını ve linçi  hiç bir ahlaki kaygı taşımaksızın, gerektiğinde her türlü iftira ve hakarete baş vurarak rahatlıkla icra edebilen -bu arada din, iman, hamaset, vatanseverlik ve reisçiliği de kimseye bırakmayıp hatta kimi zaman aralarında bile paylaşamayan - yetiştirme bir kitlenin düşünce ve kültür seviyesinin, neredeyse ve ellerinden gelse sindirmeye yönelik şiddet içermesi mümkün nefretsel  tavır ve tarzlarının yeni yetişen gençliğe örnek olacak şekilde taktir edilip ödüllendirilmesinden kimsenin duyduğu derin bir rahatsızlık yoksa, geleceği benim sözcüklerim ne ölçüde karanlık gösterebilir ki?

Bu yazıyı daha fazla uzatabilir, ileri demokrasi, kolektif akıl, daha çok özgürlük ve ekmek idealleriyle çıkılan bir yolculuğun sonuçta vardığı yer itibariyle tek adam rejimine doğru evrildiğini, bunun nedeninin ise geçmişte uzun süre Sayın Erdoğan’la çok yakın çalışmış eski bakan Ömer Dinçer’in de bir programda ifade ettiği gibi AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dünyayı kendi konum ve mevkisini merkeze alarak değerlendirmesi olduğu tezini ileri sürebilir, gerekçe olarak da; belediye başkanıyken merkezi idarenin yetkilerinin sınırlandırılıp yerel yönetimlerin güçlendirilmesini savunmasını, başbakanlık görevini üstlendiğinde ise cumhurbaşkanına verilen selahiyetlerin fazlalığından sürekli şikayet etmesini, cumhurbaşkanlığı makamına geldiğinde bu kez verilen yetkileri yetersiz bulup tüm icrai gücü de eline almak istemesini ve sonuçta bu emeline ulaşmasını gösterebilirdim. Altına da birçok paragraf ilave edebilir, şartlar her ne olursa olsun gelişmiş demokrasi idealimizden vazgeçemeyeceğimizi, tüm yetkileri tek adamda toplayan otokrasiye açık sistemlerin zaman içerisinde çeşitli yozlaşmalara zemin açacağını ve demokrasinin sadece sandık olmadığı yönündeki düşüncelerimi sizlerle paylaşıp vaktinizi çalabilirdim.

Ama yazının başlığı da oldu ya, tadımız yok!

Selam ve esenlikler…






Yorumlar

Yorumlar
Bu Habere Daha Önce Yorum Yapılmamış.